HOŞ GELDİNİZ

16/5/2009

Sinüzit

Sinüzit, Türkiye'de her yıl 15 milyona yakın insanı etkileyen bir sağlık sorunu. Aynı zamanda halk arasında sağlık problemlerinde ilk sıralarda sayılan şeker hastalığı ve kalp yetmezliğinden daha fazla hayat kalitesini bozan bir hastalık. Sadece fiziksel ve fonksiyonel açıdan değil, psikolojik olarak da kişiyi etkiliyor.

Yapılan bir araştırma, hastalığın Amerika'da her yıl 8 milyar doların üzerinde ilaç maliyetine yol açtığını ortaya koyuyor. Bu durum Türkiye’de de çok farklı değil...
Kulak Burun Boğaz Uzmanı Opr. Dr. Süreyya Şeneldir, kendinize uygulayabileceğiniz bir testle sinüzit olup olmadığınızı tespit edebileceğinizi belirtiyor.

SİNÜZİT NEDİR?
Sinüzit; sinüs mukozasının iltihabıdır. Bu hastalık, sinüslerin burun içi ile irtibatını sağlayan sinüs ağızlarının tıkanması sonucu, sinüslerin havalanmasını bozarak, bakteri ve virüslerin yerleşmesine uygun bir ortam oluşturması neticesinde ortaya çıkar.

KENDİ KENDİNİZE SİNÜZİT TESTİ UYGULAYABİLİRSİNİZ?
Aşağıdaki soruların üç veya daha fazlasına evet diyorsanız sinüzit olma ihtimaliniz yüksek ve böyle bir durumda kulak burun boğaz uzmanına gidilmesi tavsiye edilir.

Yüzünüzde basınç hissi, dolgunluk veya ağırlık hissi var mı?
Burnunuz tıkalı mı?
Koyu, sarı-yeşil burun akıntınız var mı?
Geniz akıntınız var mı?
Koku duyunuzda azalma var mı?
Baş ağrınız var mı?
Nefes darlığı hissi ve öksürük var mı?

SİNÜZİT TİPLERİ NELERDİR?
Akut ve kronik sinüzit olmak üzere başlıca iki ana gurupta incelenirler.
Akut sinüzit her insan senede bir kaç kez geçirebilir. Soğuğa maruz kalma alerji, çevresel kirlilik, vücut direncinin düşmesi gibi kolaylaştırıcı faktörlerin etkisi ile başlar. Burunda basınç hissi, burun tıkanıklığı ve ateş ile kendini gösterir. Tedavi geciktikçe ilave bulgular kendini gösterir. Bu şikayetler 3 ay veya daha fazla sürerse kronik sinüzit adını alır.

TEDAVİ SEÇENEKLERİ NELERDİR?
Sinüzitin sebebi sinüs deliklerinin tıkanmasıdır. Bu tıkalı delikler açıldığı zaman sinüzit de iyileşir. İlaç tedavisi erken dönemde oldukça etkilidir. Israrlı ilaç tedavisine cevap vermeyen ve kronikleşmiş sinüzitlerde ameliyat gerekebilir. Ameliyattaki amaç, tıkalı olan sinüs yollarını açmaktır, böylelikle sinüslerin havalanması sağlanmış olur. Havalanan sinüste enfeksiyon geriler ve kaybolur.
Endoskopların kullanıma girmesiyle son 20 yıldır bu işlem güvenle yapılıyor.

YENİ YÖNTEM BALON SİNÜSOPLASTİ NEDİR?
Sinüzit hastalığının başlarında uygulanan ilaç tedavisi soruna çözüm getirse de orta ve ileri derecedeki hastalık için müdahale gerekir. Bugüne kadar ileri derecedeki hastalara, hastanede yatmayı gerektiren, kanamalı ve ameliyat sonrası istirahat gerektiren endoskopik cerrahi yöntemi kullanılıyordu. Kanama sonrası körlük ve beyin kanaması gibi ciddi komplikasyonların ortaya çıkması nedeniyle yeni tedavi yöntemleri arayışına girildi.
Balon Sinüsoplasti adı verilen bu teknik hastalık tedavisinde yeni bir dönem açtı.
Bu teknikle daralmış olan sinüs delikleri açılıyor ve sinüs ağzına bir balon yerleştiriliyor. Daha sonra balon serum ile şişirildikten sonra şişen balon tıkalı olan sinüsün ağzını genişletiyor.

BALON SİNÜSOPLASTİ’NİN AVANTAJLARI NELERDİR?
Etkili ve güvenli bir yöntemdir ve komplikasyon ihtimali çok düşüktür.
Teknikte küçük, yumuşak, elastik ekipmanlar kullanılmakta, Kapalı sinüs drenaj kanallarının kibarca açılması sağlanarak çok az doku travması ile sonuca ulaşılmaktadır.
Düşük kanama miktarı: bazı vakalarda hiç doku çıkartmak gerekmediği için kanama da çok az olmaktadır.
Hızlı iyileşme: çoğu hasta 24 saatte normal hayatına dönebilmektedir.
Gelecekte bu bölgede yapılabilecek diğer tedavileri engelleyici bir rolü yoktur. Diğer cerrahilerle beraber ya da ardışık olarak uygulanabilir.

Balon Sinüsoplasti ile, uygulanan diğer tekniklerin aksine burun içinde hiçbir dokuya zarar vermeden, kanamaya yol açmadan ve tampon gerekmeden hızlı bir şekilde iyileşme sağlanarak hastanın müdahaleden bir gün sonra günlük yaşantısına dönmesi sağlanıyor.

OPERASYON NE KADAR SÜRÜYOR?

Operasyon yaklaşık 15 dakika sürüyor. Genel anestezi altında işlem yapılıyor.
Günlük yaşantıdan uzak kalmadan, zaman kaybetmeden, hastanede yatmadan, uygulama yapılan bölgede herhangi bir kesiğe gerek duymadan kısa sürede
1/2/2009

HEPATİT (A-B-C-D-E-G)

Karaciğerde meydana gelen iltihabı reaksiyon tıp bilimimde hepatitis olarak tanımlanır. Türkiye de yaygın olarak hepatit olarak tanımlanır. Ancak ülkemizde de hepatit denilince yaygın olarak hepatit B kavramı anlaşılır. Ancak hepatitin tek sebebi virüsler ve hepatit B değildir. Hepatite virüsler(hepatit B ,hepatit C ...), bakteriler, çeşitli ilaçlar, uzun süreli alkol kullanımı ve çeşitli endüstriyel maddelere maruz kalmak yol açabilir. Ne sebeple olursa olsun ortaya çıkan hepatit karaciğer hücrelerinde hasara sebep olur. Karaciğerde hassasiyet şişme ve iltihap ortaya çıkar. Karaciğer de yaygın bir hassasiyet ortaya çıkar. Hepatit bazı durumlarda kalıcı hasarlara sebep olur. Burada önemsenmesi gereken en önemli durum virüslerle ortaya çıkan hepatitin bulaşabilmesidir. Yukarıda sayılan diğer hepatit tiplerinin insandan insana bulaşmamasıdır

 

HEPATİT A

Hepatit A son derece bulaşıcı bir virüs hastalığıdır. Halk arasında sarılık adıyla bilinir. Hepatit A karaciğeri tutar ve hastalığa neden olur. Hepatit A virüsünün vücuda girdikten sonraki 2-6 hafta kuluçka süresidir.

Her yıl dünyada 1.4 milyon kişi Hepatit A hastalığına yakalanmaktadır. Hepatit A tifo’dan 10 ile 100 kat, kolera’dan 1000 kat daha sık görülmektedir. Zaman zaman salgınlara yol açarak çok sayıda insanı etkilemektedir.

Nasıl Bulaşır

Hepatit A virüsü oral-fekal yolla, kişiler arası temasla, virüs bulaşmış su veya bu suda yıkanmış yiyeceklerle bulaşır. Çiğ veya az pişmiş yiyeceklerden de bulaşır.

Belirtileri

Grip benzeri belirtiler (ateş, titreme, bazen diyare, halsizlik gibi)

İştahsızlık

Bulantı

Sarılık (gözlerin ve derinin sararması)

İdrarın renginin koyulaşması (demli çay rengi)

Dışkı renginin açılması

Karın ağrısı

Yorgunluk

Bu belirtilerin hepsi aynı anda olabileceği gibi hiçbiri de görülmeden sessiz olarak hastalık ortaya çıkabilir. Hastanın yaşı arttıkça hastalık daha ağır seyreder. Küçük çocuklarda hiçbir belirti görülmeyebilir. Hepatit A genellikle 3-6 hafta sürer, ancak bazı olgularda altı aya kadar devam eden uzun süreli ya da kötüleşerek tekrarlayan semptomlar olabilir.Hastalık süresince çok uzun süre yatakta kalınması ve buna bağlı olarak işgücü kaybında artış söz konusudur. Tam düzelme 6 ay kadar sürebilir. Çok nadir olarak %0.1-6.9 ‘unda Fulminant hepatit (Çok ağır bir karaciğer hastalığıdır) gelişebilir.

Korunma Yolları

Temizliğinden emin olunmayan musluk suyunu içmeyin ve bu sudan oluşan buzu kullanmayın. Aynı tehlike bu su ile diş fırçalarken de söz konusu olabilir.

Soyulmamış meyvelerin, salataların, haşlanmamış sebzelerin yıkanmadan yenmemesi ve çiğ deniz mahsüllerinden (istiridye, midye vs.) sakınılması gerekir. Sokaklarda temizlik kurallarına dikkat edilmeden hazırlanmış yiyecek ve içeceklerin yenilmemesi gerekir. Tüm bu önlemlere rağmen Hepatit A riski altında olabilirsiniz. Hepatit A ‘dan korunmanın en güvenli yolu aşılanmaktır.

Kimler Aşılanmalı

Çocuk yuvaları, kreşler ve okullarda bulunan çocuklar ve buralarda görevli personel.

Yüksek endemik yerlere seyahat edenler.

Sağlık çalışanları, laboratuvar personeli.

Askeri personel.

Hapishanede bulunanlar ve görevliler.

Yakınları Hepatit A hastalığı geçirenler.

Aşcılar ve gıda sektöründe çalışanlar.

Aşısı Nedir

Hepatit A hastalığından korunmak için aşılanmak en etkili ve güvenilir yoldur. Hepatit A aşısı kimyasal yöntemlerle etkisiz hale getirilmiş virüsten yapılmıştır Hepatit A aşısı Hepatit A virüsü parçacıklarından oluşmuştur ve kendisi hastalığa yol açmaz güvenilirdir. Aşı yapıldıktan 15 gün sonra etkili olur.

Aşılanmadan önce hastalığın geçirilip geçirilmediğini anlamak için kan testi yapılması uygundur.

Aşısı Nasıl Uygulanır

Hepatit A aşısı iki doz halinde yapılır; 15 yaşına kadar 0 ve 6. Aylarda, 15 yaşından büyüklerde 0-6 veya 12. ayda yapılır.

 

HEPATİT B (VİRAL HEPATİT – BULAŞICI SARILIK)

Hepatit B Nedir

Hepatit B,karaciğer iltihabı anlamına gelen hepatit hastalığının etkeni olan virüslerden bir tanesidir.Meydana getirdiği hastalık,çok ağır tablolara neden olabilmektedir.Bu virüs,esas olarak karaciğerde yerleşir,orada çoğalır ve zamanla karaciğeri tahrip edecek boyutlara ulaşabilir.

Hepatit B bulaşıcı bir hastalıktır ve ülkemizde çok önemli bir sağlık sorunudur.

Türkiye’de bugün her 3 kişiden yaklaşık 1’i Hepatit B virüsü ile karşılaşmıştır. Yine her 10 kişiden 1’i Hepatit B virüsünü taşımakta ve bulaştırmaktadır. Hastaların % 75-80 inde herhangi bir belirti vermeksizin gelişir, taramalarda ve kan bağışlarında yapılan tetkiklerde tesadüfen tespit edilir. Kuluçka süresi 2-6 ay arasında değişmektedir.

Bu süreler sonunda ki belirtiler

İştah kaybı

Bulantı

Kusma

Deride ve göz aklarında sararma

İdrar renginde koyulaşma

Karın ağrısı

Karaciğer bölgesinde hassasiyet , olarak özetlenebilir.

virüs bulaştıktan sonra üç yol izler:

Kişinin immün sistemi (bağışıklık sistemi) kuvvetli ise vücudunda virüse karşı antikor denilen koruyucu maddeler oluşur ve belirli bir düzeyde kalır,artık kişi doğal olarak aşılanmıştır, tam şifa ile iyileşmiştir.Ömür boyu Hepatit B’den korunacaktır.

Oluşan bu koruyucu antikorlar,eğer ki olması gereken düzeye ulaşamaz ise kişi taşıyıcı olarak kalacaktır,henüz kendisi hasta değildir fakat potansiyel virüs saçıcısıdır,çevresi için hastalığın yayılmasında büyük bir tehlike oluşturur.Özellikle ülkemizde bu anlamda gizli taşıyıcılar çoktur,hastalığın kontrolsüz bulaşmasında en sessiz yolu oluşturur.Taşıyıcılar için risk yıllar sonra başlayabilir.Taşıyıcı kişi karaciğer kanserine aday olabilir veya organ hasarı ile karaciğer yetmezliğine girebilir.

Kişide koruyucu antikorlar hiç oluşamaz,herzaman virüs güçlü durumdadır,vücut virüse yeniktir,karaciğer fonksiyonları bozuktur,karaciğer enzimleri yüksektir,kişi aktif hastadır, hızla karaciğer yetmezliğine gider veya hastalık yıllara yayılır zamanla karaciğer yetmezliğine ya da karaciğer kanserine dönüşür.

Hedef organ Karaciğerdir.

Karaciğer vücudu toksik maddelerden temizleyen,sindirimde görevli safrayı sentezleyip kana veren ,vücutta görevli pek çok taşıyıcı proteinleri sentezleyen ana organdır.Karbonhidrat,yağ ve protein metabolizmasında da çok önemli görevleri vardır.

Bu virüs karaciğer dokusunu oluşturan hücreleri tutar,bu hücreler zamanla fonksiyonlarını yapamaz hale gelir,yukarıda bahsettiğimiz yollara göre karaciğeri zedeleyebilir ve tek tek hücre ölümü başlayabilir,sonrasında karaciğer doku kaybı gelişebilir.Sonuç:GERİYE DÖNÜŞSÜZ ORGAN HASARIDIR.

Nasıl Bulaşır

Hepatit B, kan yoluyla ve çok sıklıkla da yakın temasla (kan dışındaki vücut sıvıları:tükürük,ter,cinsel organ sıvıları) bulaşır. Derideki bir çatlak yada açık yara ile temas eden bir damla kan yada tükürük bile hastalığın bulaşması için yeterli olabilmektedir. Taşıyıcı anneden bebeğine de doğum esnasında bulaşabilir.

En önemli ve yaygın bulaşma yolu korumalı da olsa cinsel ilişkidir,çünkü ter ve tükürük gibi vücut sıvılarıyla dahi geçişleri olabilmektedir.Kan ve kan ürünlerinin nakli,kirli enjektörlerin kullanımı(ör:uyuşturucu bağımlılarında olduğu gibi hijyenik olmayan şartlarda ortak kullanılan enjektörlerle),yeterli sterilizasyonun yapılmadığı cerrahi girişimler, kuaför ve berberlerdeki iyi sterilize edilmemiş manikür ve pedikür setleri, tıraş bıçakları, makaslar, steril olmayan aletlerle yapılan sünnet,kulak delme işlemleri ve ortak kullanılan diş fırçaları Hepatit B virüsünün bulaşmasına sıklıkla aracılık etmektedir.

Taşıyıcılık Ne Demektir

Bu virüs ile temas eden her 10 bebekten 9’u ve her 10 erişkinden 1’i belirli bir süre sonunda (>>6 ay) mikrobu vücudundan atmayı başaramazsa yaşam boyu taşıyabilecek ve insanlara yayacaktır. Ancak taşıyıcılarda hastalık durumu farklılık gösterebilmektedir. Karaciğerlerinde oldukça ağır hasarın ortaya çıktığı bireylerde, yıllar sonra Karaciğer Yetmezliği, Siroz ve Karaciğer Kanseri görülebilmektedir. Kronik hepatitlilerin %25’i Primer Karaciğer Kanseri ve Siroz nedeniyle ölmektedir. Hepatit B Primer Karaciğer Kanserlerinin %60-80’inden sorumludur. Ve karaciğer kanserleri kanser ölümleri içinde ilk 3 sırada yer almaktadır. Hepatit b virüsü sigaradan sonra bilinen en yaygın kanserojendir(kanser nedenidir).

Risk Grupları Hangileridir

Hepatit B’li anneden doğan bebekler

Ev içinde Hepatit B hastası yada taşıyıcısı olanlar

Birden fazla kişi ile cinsel ilişkisi olanlar

Eşcinseller

Kan ve kan ürünleri kullananlar

Hemodiyaliz hastaları

Damar içi ilaç bağımlıları

Sağlık personeli

Toplu halde bulunulan yerlerde ( okullar, kreşler, kışlalar, yurtlar, huzurevleri v.s.) yaşayanlar risk gruplarını oluştururlar

Korunmak Mümkün mü

Virüs vücuda girmemişse korunması kesinlikle mümkün olan bir hastalıktır.En etkili korunma yolu da aşılanmadır.Koruyuculuğu %90-95’tir. Eğer koruyucu düzeyde antikor titresi elde edilmişse koruyuculuk %100’e ulaşır.

Aşılama,taşıyıcılara veya aktif hasta olanlara yapılamaz. Aşılama kararı,doktorlar tarafından istenen belirli tetkiklerden sonra verilebilir.

Uygulanacak aşı şeması,toplam üç dozun belirli zamanlara bölünerek uygulanması ile olur.

Genel olarak kullanılan aşı şeması: ilk doz 0.ay(sıfırıncı ay) kabul edilmek kaydıyla,bir ay sonra 2.doz ve 5 ay sonra 3.doz olmak üzere 0-1 ve 6.ayda yapılan 3 doz aşı uygulamasıdır.

Bir diğer uygulama da hızlı cevap beklenen olgulardaki kullanılan şemadır:

0.ayda 1.doz,bir ay sonra 2.doz,bir ay sonra 3.doz ve de 12.ay da(yani son 3.dozdan 11 ay sonra ) 4.dozun yapılmasıdır.

Aşılama sonrası enjeksiyon yerinde ağrı, kızarıklık, şişlik, ateş yüksekliği ve birtakım allerjik reaksiyonlar görülebilmektedir.Çoğu önemsiz reaksiyonlardır.Hastalığın risklerinin yanında daha da önemsizleşirler.

HEPATİT C

Hepatit C, karaciğeri etkileyen bulaşıcı ve ciddi bir hastalıktır. Dünyada 170 milyon kişide Hepatit C virüsü bulunmaktadır. Bununla birlikte virüs, bulaştığı herkeste hastalığa sebep olmamakta, bazen kişi yalnızca "taşıyıcı" olarak kalmaktadır. Taşıyıcı olan kişilerin de hastalığı başkalarına bulaştırmamak için özen göstermesi gerekir.

Belirtileri

Bazen hiçbir belirti dahi göstermeyen hastalık zamanla karaciğer yetmezliği, siroz, karaciğer kanseri gibi rahatsızlıklara sebep olabilir. Hepatit C virüsü karaciğere yerleştikten sonra yıllarca herhangi bir belirti vermeden varlığını sürdürerek burada çoğalır ve karaciğere zarar verir. Yıllar sonra karaciğere verdiği bu tahribat siroz, karaciğer kanseri gibi hastalıklarla kendini gösterebilir.

Nasıl Bulaşır

Hepatit C'nin bulaşma yollarının başında "kan yolu ile" bulaşma gelir. Bu nedenle özellikle sürekli kan nakline ihtiyaç duyan hemofili ve diyaliz hastaları ile uyuşturucu bağımlıları, tarama yapılmamış kan alıcıları ve gayri meşru cinsel ilişkiye girenler risk altındadır.

Hepatit C hastaları, bu virüsü başkalarına da bulaştırmamak için, kan nakli, iğne, şırınga, diş fırçası, traş bıçağı, tırnak makası gibi aletlerin kullanımı vb. ile ilgili dikkatli olmalıdır ve bu aletleri ortak kullanmamalıdır. Ciltteki kesik ve yaralanmalara karşı dikkatli olmalıdır.

Hepatit C yiyecek-içeceklerden, yiyecek kaplarından, hapşırmadan vb. bulaşmaz. Cinsel yolla ve anneden çocuğa bulaşma riski olmakla birlikte, buna çok sık rastlanmaz.

Akut ve Kronik olmak üzere iki bulaşma söz konusudur.

Akut enfeksiyonda virüs 2 hafta ile 5 ay arasında hiç bir belirti vermeden vücutta barınabilir. Daha sonra çoğunlukla kendini yorgunluk, bulantı, kusma, iştahsızlık gibi belirtilerle gösterir. Bir kaç hafta sonra da sarılık görülebilir.

Hepatit C virüsü bulaşan hastaların %80'inde Kronik enfeksiyon gelişmektedir. Bu hastaların ortalama %15'inde siroz ve ortalama %3'ünde de 10-30 yıl sonra karaciğer kanseri görülmektedir.

Hepatit C bulaşan hastaların %15'inde hastalık kendiliğinden ve tamamen iyileşmektedir.

Siroz oluşumunda alkolün etkisi büyüktür. Bu nedenle alkolden kesinlikle uzak durmak gerekir.

Tedavisi

Hepatit C tedavisinde amaç öncelikle Karaciğer hasarını ve siroz gelişimini önlemek ve virüsü ortadan kaldırmakdır.

Tedavide kullanılan en yaygın yöntem iğne ve hap kullanımının birlikte yapılmasıdır. Hepatit C'nin aşısı yoktur. Hastaların düzenli ve dengeli beslenmeye önem vermeleri gerekir. Eğer siroz gelişimi varsa doktorun vereceği diyete uymaları gerekir.

HEPATİT D

 

Hepatit D çoğalabilmesi için Hepatit B virüsüne ihtiyaç duyması bakımından bu ailedeki enteresan viral hepatitlardendir. Bu hastalık hepatit B hastalığının gidişini hızlandırır ve kötü yönde etkiler.Hepatit D çoğalma için hepatit B virüsüne ihtiyaç duyduğundan beraberce siroz tablosuna

 

 

-Ya hepatit B ile aynı anda alınır ve geçirilir.

-Ya da hepatit b geçirmiş kronik hepatit B si kişilerin daha sonara bu virüsle karşılaşması ile olur.

 

Nasıl Bulaşır

 

Damardan uyuşturucu kullananlarda, hemofilili hastalarda ve homoseksüellerde bulaşma riski ve görülme sıklığı oldukça yüksektir. Anneden bebeğe geçme çok nadir olarak görülür. Rusya ve Romanya sık görülen bir hastalıktır.

 

Tanı

 

Yeni geçirilmekte olan enfeksiyonda :Anti-HDV düşük titrElerde (oranda)

Kronik (müzmin) vakalarda ise yüksek titrelerde Anti-HDV oranı görülür.

 

Nasıl Korunulur

 

Hepatit D korunma Hepatit B geçirmemektir. Yani Hepatit B taşıyıcısı değilseniz ve Hepatit B aşınız var ise hepatit D ye karşıda korunuyorsunuz demektir.

 

HEPATİT E

hepatit e (hev) karaciğerde enfeksiyona sebep olan bir virüstür. kronikleşmemesiyle dikkat çeker. virüs vücuda bulaştıktan sonra 2-8hafta arasında (ortalama 40gün) ortaya çıkar.

Nasıl bulaşır


dışkı (kaka) ve ağız yolu ile vücuda bulaşır. öteki ülkelerde ise dışkı kanalizasyon sızıntılı sularla bulaşır.

Belirtileri nedir - Aşısı var mı

hiç bir belirti görülmeyebilir.bazı kişilerde grip gibi belirtiler görülür, koyu renkli idrar - çay gibi,saman gibi açık renkli kaka,sarılik,yorgunluk ve ateş belirtileri görülebilir. aşısı yoktur !

Risk grubu


gelişen ülkelere seyahat edenler(özellikle hindistan, asya'nın bir kısmı ve afrika da görülür), gebe kadınlar risk grubundadır.

Nasıl korunulur

hastalık yayan suları (şüphelendiğiniz sular da olur çeşme suyu vs. ) hiçbir hedefli hiçbir biçimde kullanmayınız. hepatit e %10-20'lere varan ölümlerle sonuçlandığından dolayı küçümsenmeyecek bir konudur.

 

HEPATİT G

Son yıllarda, kan nakli ile ilgili olarak ortaya çıkan hepatitlerden birisi olarak tanımlanmıştır. Özellikle uyuşturucu kullananlar, diyaliz hastaları ve hemofili hastalığı olan kişilerde normal popülasyona göre pozitif

30/1/2009

Mantar

1 . MANTAR ENFEKSİYONLARI ( dermatofit, tinea )

Vücut yüzeyinde dermatofitler denilen, cildin üst tabakası, tırnak ve saç gibi yerlerde üreyen, küf benzeri mantarlarla infeksiyon olmasıdır. Geçiş genelde insandan insana veya hayvandan insana olabilir.

Nedeni
Mantar infeksiyonu her yaşta olabilir. Tinea capitis ( saç mantarı ), tinea cruris ( kasık mantarı ) ve tinea pedis ( ayak mantarı ), tinea barba ( sakal ), tinea unguim ( tırnak ) özel mantar infeksiyonlarıdır.

Şikayetler
Etkilenen bölgede kaşıntı, cilt lezyonları ve kızarıklık, halkasal şekilli lezyonlar, koyu veya açık renkli değişik alanlar gibi belirti ve şikayetlere neden olabilirler.

Tanı ve tedavi
Tanı esas olarak cildin görünümüne göre konur. Bazı mantarlar özel bir mavi ışıkla karanlık odada incelenirse floresan verirler. Kesin tanı mikroskopla alınan parçaların incelenmesi ile konur. Ciltten alınan kazıntı ayrıca laboratuara gönderilerek kültürde üremesi değerlendirilebilir. Tedavide kişisel bakım çok önemlidir. Deri temiz ve kuru tutulmalıdır. Ciddi ve uzun süreli infeksiyonlarda hekime başvurulmalıdır. Hekim sizin için ağızdan kullanılan veya cilde sürülen ilaçlar önerebilecektir. Tedavi edilmediği zaman üzerinde bakterilerin üremesi ile ikincil bakteriyel infeksiyonlar olabilir.

Önlem
Genel olarak iyi temizlik şartları infeksiyonu önlemeye yardımcıdır. Mantarlar bulaşıcı olduğu için elbise, saç fırçası veya kişisel kullanılan gereçler risk grubunda olan veya mantar geçiren insanlarla paylaşılmamalıdır.

2 . AYAKTA MANTAR ENFEKSİYONU

Dermatofitler denilen mantarlar tarafından yapılan infeksiyondur. Vücudumuzda normalde bakteriler ve mantarlar hastalık yapmadan yaşarlar. Uygun ortam bulduklarında hızla çoğalıp, infeksiyona neden olabilirler. Ayak mantarı oldukça sık rastlanan bir cilt hastalığıdır. Genellikle ergenlikten sonra görülür. En sık görülen ve en çok tekrar eden mantar infeksiyonudur . Diğer mantar infeksiyonlarıyla birlikte görülebilir. Ayak mantarı ve benzer hastalıklara tinea infeksiyonları denir ve saç, tırnak ve dış deri gibi dokularda yaşayabilirler. Nemli ve ılık bölgelerde ürerler. Sıkı ayakkabılar giyilmesi, cildin uzun süre nemli kalması, küçük tırnak ve cilt sıyrıkları duyarlılığı arttırabilir. Tinea infeksiyonları bulaşıcıdır , direkt temasla veya aynı ayakkabı ya da duş zemininin kullanılması ile geçebilir.

Önlem

Ayak temiz, serin ve kuru tutulmalıdır.

Pamuklu, yün veya bunlar gibi emici maddelerden yapılmış çoraplar giyilmelidir.

Ayakkabılar ayağa tam olmalı ve böylece ayağa ya da tırnaklara travma azaltılmalıdır. Dar burunlu, yüksek topuklu, eski, yıpranmış ayakkabılar, çorapsız giyilen ayakkabılar veya başkasının ayakkabısı giyilmemelidir

Eski yıpranmış ayakkabılar, çorapsız giyilen ayakkabılar veya başkasının ayakkabısı.

Yüksek yoğunlukta mantar sporları içerebilecek yüzeylerde yalın ayak yürümekten kaçının : halı döşeli zeminler, banyo yerleri, duşlar, jimnastik salonları, soyunma odaları, yüzme salonları, hamamlar gibi.

Tırnaklar kısa ve düz kesilmelidir. Kenarlarını yuvarlak kesmeyin.

Vücudun diğer kısımlarında olan tinea pedis ve yüzeysel mantar infeksiyonlarına bakın ve tedavi ettirin. Normal ve anormal tırnakları kesmek için farklı tırnak makasları kullanın.

Aile üyeleri veya yakın arkadaşlar, temas eden kişiler tinea pedis ve tırnak mantarı için tedavi edilmelidir.

Kaşıntı, kızarıklık, sulanma, su dolu kabarcıklar, normal görünen tırnağın renginde değişme gibi durumlarda tinea pedis veya tırnak mantarından şüphelenin.

Şikayetler
Kaşınma, yanma, etkilenen bölgenin sızlaması görülebilir. Ayakta kızarıklık olabilir. Ayak tabanı, parmakları veya tırnakta kızarıklık ve inflamasyon oluşabilir. İçi su toplamış yaralar gözlenebilir. Kabuklanıp, dökülmeler olabilir. Tırnakta renk değişikliği, kalınlaşma, kabalaşma gelişebilir.

Tanı ve tedavi
Cilt kültürü ve kimyasal maddelerle inceleme yapılabilir. Tedavide kişisel bakım çok önemlidir. Cildi kuru ve temiz tutmak gerekir. Ayak sürekli kuru tutulmalıdır. Temiz çoraplar giyilmelidir. Hekim size mantara yönelik uygun ilaçları verecektir. Bunlar deriye sürülen ilaçlar ve ağız yoluyla alınan ilaçlar olabilir. Eğer mantar infeksiyonunun olduğu bölgede bakteriler de infeksiyon yapmışsa antibiyotik tedavisi de gerekir. Ayak mantarı zor iyileşebilir ve tekrarlayabilir. Uzun süreli tedavi ve önleyici tedavi gerekebilir.

3 . KASIK MANTARI

Kasıkta kaşınma sıklıkla ekzema veya başka nedenlerle olur. Kaşıntı ile birlikte sıklıkla erişkin erkeklerde olan bir hastalıktır. Nemli ve ılık alanlarda olabilir. Kötü hijyen, sıkı çamaşırın sürtünmesi, bölgenin uzun süre nemli kalması ile infeksiyona duyarlılık artar. Kasık mantarı genellikle cinsel organlarda oluşmaz. Diğer tinea infeksiyonlarına göre daha az ciddidir. Ancak anal bölgede kaşıntı veya rahatsızlığa neden olabilir.

Şikayetler
Kasıkta, anal bölgede kaşıntı, kızarıklık olur. Sınırları keskindir. Kuru ve kabuklu gibi olabilir. İçi sıvı dolu lezyonlar da olabilir. Ciltte koyu veya açık alanlar olabilir.

Tanı ve tedavi
Tanı esas olarak cildin görüntüsüne göre konur. Biyopsinin mikroskopik incelemesi veya kültür yapılabilir. Tedavide kişisel hijyen ve bakım önemlidir. Hekim sizin için uygun ağızdan veya cilde sürülen ilaçları verecektir. Tedaviye cevap verir, ancak bazı durumlarda dirençli olabilir. Lezyon bölgesinde kalıcı renk değişikliği yapabilir.

Önlem
Genel olarak iyi hijyen önemlidir. Banyodan sonra kurulanmak gerekir. Sürtünmeyi önlemeye çalışmak önemlidir. İç çamaşırlar sıkı ve havasız olmamalıdır.

4 . TIRNAK MANTARI

Hem el hem de ayak tırnaklarında görülebilir. Tırnaklar kalınlaşır, tabakalara ayrılır ve renk değiştirir. Uzun süreli tedavi gerektirir. Bazen tedaviye direnç ve nüks gelişebilir.

5 . SAÇ MANTARI

Genellikle çocukları etkiler. Bulaşıcıdır ve salgın olabilir. Genellikle hafiftir. Lezyonlar halkasal veya keskin kenarlı değildir. Kırılan saçların sonucu olarak tipik siyah noktalar olabilir. Bazı tiplerinde soluk, kırılgan saçlar vardır. Tedavi hekim tarafından yapılmalıdır. İlaçların yanı sıra uygun şampuanlarla da yıkanmalıdır.

6 . VAJİNAL KANDİDİYAZİS

Candida albicans özellikle kadınların genital florasında sıklıkla bulunan bir mantardır. Bu etkenin şikayete neden olacak şekilde vajinada aşırı çoğalmasına kandidiyazis denir. Bu hastalık kadınların 3/4‘ünde hayatlarında bir kez, yarısında da birden fazla kez olur. Normalde bulunan bu mantarın aşırı çoğalmasının altında pek çok faktör yer almaktadır. Geniş spektrumlu antibiyotiklerin kullanımı ve ağız yoluyla alınan doğum kontrol hapları alımı bu risk faktörlerinden ikisidir. Hamilelik, menstruasyon, şeker hastalığı, sıkı iç çamaşırları, HIV virüsü veya bazı ilaçlarla bağışıklığın baskılanması da diğer nedenlerdir.

Şikayetler ve belirtiler
Kadınlarda genellikle cinsel organda tahriş ve akıntı vardır. Kaşıntı ve yanma da önemli şikayetlerdir. Kaşımak nedeniyle vulva şişebilir ve çatlaklar oluşabilir. Cinsel ilişki sırasında ağrı hissedilebilir. Akıntı beyaz, peynirimsidir. Erkekler genellikle şikayetsiz taşıyıcılar şeklindedirler. Nadiren idrar yapılan yerden hafif bir kaşıntı olabilir. Özellikle cinsel ilişkiden sonra erkekler yanma ve tahriş hissedebilirler. Ciddi olgularda penis başında aşınmalar, çatlaklar olabilir.

Önlem
Sıkı ve sentetik giysiler giymekten kaçının.
·Pamuklu çamaşırlar giyin.
·Genital bölgenizi yıkadıktan sonra kuru tutun. Çünkü nemli ortamlar mantarların üremesi için daha uygundur.
·Genital temizliği önden arkaya doğru yapın, böylece rektumdaki mikroorganizmaları vajinanıza taşımamış olursunuz.
·Mayo veya diğer ıslak giysilerinizi hemen değiştirin.
·Kadın hijyenik spreyleri veya deodarantlarını, parfümlü pedleri kullanmayın. Parfümlü, kremli tuvalet kağıtları kullanmayın. Bu gibi malzemeler vajinanın asitliğini değiştirerek infeksiyona yatkın hale getirebilir.

 

30/1/2009

Kireçlenme

Kireçlenme veya artrit diz eklem kıkırdağının parlak ve pürüzsüz yapısının bozulması ve eklemin fonksiyonlarının bozulmasıdır. Kireçlenmelerde kıkırdakla beraber menisküslerde yırtıklar, kemik çıkıntıların oluşumu da genellikle birlikte olur. Kireçlenen dizde ağrı başlar. Zaman içinde eklem hareketleri kısıtlanır ve kireçlenme ilerledikçe bacaklar eğrilmeye başlar.
Kireçlenmede hastalar öncelikle ağrıdan yakınırlar. Ağrı başlangıçta uzun ayakta kalındığında, yürüyüş sonrası başlar, dinlenince ve basit ağrı kesicilerle geçer. Zamanla ağrı daha kısa aktivitelerle başlar ve daha uzun sürer. Basit ağrı kesiciler etki etmemeye başlar. Daha da ilerleyince ağrı sürekli bir hal alır ve hiçbir ilaç ile kontrol edilemez. Ağrıyla birlikte hastaların hayat standartı düşmeye başlar. Hastalar önce uzun yürüyüşler gibi aktivitelerini azaltır. Zamanla hastalar alışveriş, dost ziyaretlerini yaparken zorlanmaya başlar. En ileri dönemlerde hastalar zorunlu ihtiyaçlarını bile güçlükle giderirler.
Dizde kireçlenme diz kapağı kemiğinin altına veya ana eklemde (uyluk kemiği ile kaval kemiği arasındaki eklem) veya her ikisinde de olabilir. Diz kapağı altındaki kireçlenmeleri belirgin hastalar düz yolda yürürken yakınmalar nispeten daha az iken, merdivenlerde, oturup- çömelip kalkarken belirgindir. Ana eklem sorunlarında ağrı ayakta kalındığında ve yürüyüş sırasında belirgindir.
Kireçlenme ilerleyici bir hastalıktır. Yakınmalar zaman zaman azalır veya geçerse de yıllar içinde problemler artacaktır.
Kireçlenme tanısı doktorunuz tarafından anlattıklarınız, ayakta çekilen diz röntgenleri, diz kapağı röntgenleri ile konulur. Başlangıç dönemlerindeki kireçlenmelerde MR incelemeler de yararlıdır. Şunu asla unutmamak gerekir; hastaların şikayetleriyle röntgen bulguları her zaman uyuşmayabilir. Bazen röntgenleri çok kötü olan hastaların ağrıları az iken, çok şiddetli ağrıları olan hastalarda röntgenler nispeten iyi olabilir.

TEDAVİ
Kireçlenmede tedavi hastanın radyolojik bulgularına değil şikayetlerine yönelik planlanmalıdır. Hastanın ağrısını geçiren ve hayat standartını düzelten en basit tedavi en doğru tedavidir denilebilir.

Başlıca uygulanan tedaviler;

1. Kilo verilmesi:Hastaların ideal kilolarına inmesi dize binen yükleri azalttığından hem hastalığın ilerlemesini azaltır hem de uygulanan tedavi yöntemlerinin etkinliğini ve süresini arttırır. Kilo verirken bir iyetisyen kontrolünde kilo verilmesi önerilir. Uygulanan diyetlerde uzun sürede yavaş kilo verilmesi önerilmektedir. Unutmayın ayda 1 kilo vererek 2 yılda 20 kilo zayıflayabilirsiniz. Kireçlenme gibi uzun dönemli bir hastalıkta buna zamanınız vardır.
65 yaş üzerinde diyet teorik olarak önerilmez. Ancak sıkı bir tıbbi kontrol altında çok yavaş kilo verdirilen diyetler kullanılabilir.

2. Egzersiz ve yürüyüş; Kireçlenmesi olan hastalar yürüyüş yapabilir. Bu konuda kimi doktorlar yasak uygularken kimi doktorlar yürüyüş önermekte ve hastaların kafaları karışmaktadır. Burada en önemli kriter ağrıdır. Yürüyüş sırasında ve sonrasında ağrı yapmayan mesafeleri her gün yürüyebilirsiniz. Ağrınız oluyorsa da kesinlikle zorlamayın.
Ağrı kriteri bütün sportif aktivitelerde geçerlidir. Örneğin dizinde kireçlenmesi olan kişiler ağrı yapmadığı sürece tenis, golf gibi sporları yapabilirler. Ağrı yaptığı zaman aktivitelerinin süresini azaltarak yapmaya devam edebilirler
.
Eğer sportif bir aktivite yapmak istiyorsanız ya da yürüyüş yapamayacak kadar ağrınız varsa salon bisikletleri çok etkili bir egzersiz aletidir. Salon bisikletinizi seçerken klasik bisiklet modeli yerine pedalın oturma yerinin önünde olduğu modellerin seçilmesi hem daha ileri yaşlarda da kullanma olanağı verir hem de bel sorunları olasılığını azaltır.

3. Ağrı kesici ilaç tedavisi;
İlaç olarak ağrı kesiciler ilk tercihlerdir. Parasetamol, aspirin gibi basit ağrı kesiciler başlangıçta son derece etkilidir. Romatizma ilaçları ( non- steroid antienflamatuar ilaçlar) iyi bir seçenektir ve bir çok aşamada hastanın ağrılarını kontrol eder. Yalnız bu ilaçların mide üzerindeki yan etkileri uzun süreli kullanımda sorun çıkarabilir.

4. Kaplıca ve sıcak tedavileri; Dizde şişme belirgin değilse kireçlenmeleri olan hastalar kaplıcalardan ve sıcak uygulamadan yarar görürler. Dizde şişme veya dahili problemleri (kalp-damar hastalıkları, yüksek tansiyon vb.) olan hastalarda kaplıca ve sıcak uygulaması uygun olmayabilir. Bu durumlarda doktorunuza danışın.

5. Glukozamin ve kondroitin preparatları:Son zamanlarda kıkırdak aşınmasına bağlı eklem sorunlarında - kireçlenmeler- yeni cerrahi tekniklerle birlikte diyet destekleri oldukça popüler olmuştur. Glukozamin vücutta doğal olarak bulunmaktadır ve eklem kıkırdağının biçimlenmesini ve onarımını uyarır. Kondroitin sülfat da benzer biçimde vucutta bulunan ve eklem kıkırdağı oluşumunu bloke eden enzimleri azaltan bir maddedir. Bu maddelerin hayvanlardan elde edilen türevleri yaygın olarak satılmaya başlanmıştır.

İnsanlar bu ilaçları kireçlenmelere bağlı yakınmaları azaltmak için yıllardır kullanmaktadırlar. Ağrıyı azaltmak ve kıkırdak onarımı üzerinde yararlı etkileri gözlenmekle birlikte bu konuda yeterli araştırma henüz yoktur.Ayrıca satılan preparatların çoğunda etki için yeterli madde bulunmadığı da bir gerçektir.Doktorunuzla konuşun. Sanıldığının aksine yeni kuşak doktorların çoğu bu tür beslenme desteklerine açıktır. Çok pahalı ve uzun bu tedavi öncesi her kireçlenme vakasına etkili olmadıklarının bilinmesi, diabetik ve hamilelerde riskleri konusunda doktor yardımı almak yararlıdır.

Kullandığınız tedavileri, ekzersiz programlarını diyetinizi bırakmayın. Bu preparatlar kullandığınız tedavi yöntemlerini desteklerler. Ayrıca bu preparatların etkilerinin en kısa 2 ayda ortaya çıktığı unutulmamalıdır.

Tedavi öncesi yan etkiler ve diğer ilaçlarla etkileşimlerini araştırmak gerekir. Bu konuda doktorunuza veye imalatçı firmaya danışınız.

Piyasada çok sayıda üretici firma bulunmakla beraber çoğunun standardize olmadığını unutmayın ve sadece güvenilir firmaların veya doktorunuzun önerdiği preparatları kullanın.

Bir yan etki gördüğünüzde derhal ilacı kesiniz ve doktorunuza başvurun.


6. Eklem içi kayganlaştırıcı sıvı enjeksiyonları:
Bu yöntem en basit şekilde diz eklemine enjeksiyon yaparak menteşeleri yağlamaya benzer bir etki elde etmek olarak açıklamak mümkündür. İşlem hyoluronik asit preparatlarının eklem içine enjekte edilmesinden ibarettir. Hyoluronk asit doğal olarak eklem sıvısının elementlerinden biridir. Bu madde eklemi oluşturan kemiklerin yumuşak bir biçimde diğeri üzerinden kaymasını ve eklem yük aktarımı sırasında şok absorbsiyonu sağlar. Hyoluronik asit preparatlarının eklem içinde kıkırdak oluşumunu arttırdıkları iddia edilmektedir. Ancak bu konuda henüz kesin kanıtlar yoktur. Osteoartritte -kireçlenme- eklem içinde bu madde normal yoğunluğundan aşağı seviyelere iner.Bu sıvının enjeksiyonu diz osteoartritinde bir tedavi seçeneğidir.

Diz osteoartritinde tedavinin ilk amacı ağrıyı ortadan kaldırmaktır. Normal olarak ağrı kesiciler -ibubrufen, diclofenac gibi- ve fizyoterapi kullanılmakta, zaman zaman lokal ağrı kesiciler teaviye eklenebilmektedir. Bu tedaviler bazen yetrsiz olmakta zaman zaman da yan etkileri ortaya çıkmaktadır. Bu durumda alternatif tedavi yöntemleri ve cerrahi yöntemler devreye girmektedir.

Eklem içi kayganlaştırıcı sıvı enjeksiyonları bazı hastalarda ilaç ve fizyoterapi ile giderilemeyen ağrıları gidermek mümkün olmaktadır. Horoz ibiği ve sentetik olarak üretilen iki farklı preparat vardır. Yumurta ve kümes hayvanı ürünlerine allerjisi olanlarda sentetik preperat tercih edilmelidir.

Diz eklem sıvısında artış varsa hyoluronik asit enjeksiyonu öncesi artmış sıvı alınmalıdır. Tek defada gerekli madde verilebilirsede genellikle 3-5 defada işlem tamamlanır.

Etkileri
Kısa dönemdeki etkiler Hiyoluronik asit çok hızlı bir ağrı kesici etkiye sahip değilir. Enjeksiyon sonrası ağrı, sıcaklık artışı, hafif şişme gibi lokal reaksiyon bulguları görülebilir. Bu bulgular genellikle uzun sürmez ve buz uygulamasına iyi cevap verir. Enjeksiyon sonrası ilk 48 saat dize fazla yüklenmekten, örneğin uzun süre ayakta durmaktan, koşmaktan ve ağır kaldırmaktan kaçınılmalıdır.

Uzun dönemdeki etkiler Enjeksiyondan bir süre geçtikten sonra diz ağrısında bir azalma olur. Hiyoluronik asit ödem giderici ve ağrı kesici olrak etki ettiği gibi vücudun kendi üretiminide uyarır. Etki ortalama 6-9 aya kadar etki edebilir.

Bu yöntem herkeste işe yaramayabilir. Aynı zamanda çok pahalıdır. Eğer kullanılan klasik tedavi işe yarıyorsa bu yöntem kulanılmamalıdır. Enjeksiyon tedavisi diğer yöntemlerin işe yaramadığında ve gerekli cerrahiyi geciktirmek için kullanılmalıdır. Bu konu doktorunuzla tartışılması gereken bir konudur.

7. Eklem içi kortizon enjeksiyonu:Dizde şişlik olan durumlarda en fazla 2-3 kez eklem içi kortizon uygulaması şişliğin ve ağrının kontrolünü sağlayabilir. İleri kireçlenmelerde yine en fazla 2-3 kez uygulanan kortizon hastaların ağrılarını geçici süre kontrol edebilir.
Hafif-orta kireçlenmelerde kortizon uygulaması kireçlenmenin ilerlemesini hızlandırır. Yine 3 den fazla kortizon uygulaması dizde lokal kemik erimesine neden olur. Bu nedenle hangi gerekçe ile olursa olsun 3 ten fazla kortizon uygulanmasının önermiyoruz.

8. Fizik tedavi ve Rehabilitasyon:Fizik tedavi ve rehabilitasyon kireçlenmelerin başlangıç evrelerinde ve özellikle de diz kapağı altındaki kireçlenmelerde çok etkili olabilir. İlerleyen aşamalarda ise fizik tedavi etkisi azalır. Bazen çok uzun süreli fizik tedavi uygulamaları önerilmektedir. Biz İstanbul Ortopedi Grubu olarak 10 seans fizik tedaviye hiç yanıt yoksa veya son 5 seans fizik tedavi seansında düzelme konusunda ilerleme olmuyorsa fizik tedaviye son veriyoruz. Düzelme devam ettiği sürece fizik tedaviye devam ediyoruz.

9. Kireçlenmelerde artroskopik cerrahi:Dizde hafif-orta kireçlenmelerde başarılı sonuçlar alınabilen bir yöntemdir. Özellikle de diz kapağı altındaki kireçlenmelerde (ön diz ağrılarına bakınız) artroskobik cerrahi ile çok iyi sonuçlar alınmaktadır.
Artroskobik cerrahi de eklem içine küçük bir delikten bir kamera yerleştirilerek görüntü monitöre aktarılır. Sonrasında da operatör yine küçük bir delikten eklem içine sokulan değişik cerrahi aletlerle monitörden izleyerek operasyonu gerçekleştirir. Artroskobik cerrahide kullanılan cerrahi aletler kalem ucu büyüklüğündedir.

Avantajları;

Eklem içindeki menisküs, kıkırdak, bağlar ağrı duyusu olmayan dokulardır. Artroskobik cerrahi çevre dokulara zarar vermeden ve yaralamadan direkt eklem içine girilmesine ve sadece hasta olan dokulara müdahale edilmesine olanak sağlar. Böylece operasyon sonrası son derece rahattır.

Artroskobik cerrahi sırasında eklem içi yapıları çok yakın ve büyütülmüş olarak görülür. Bu sayede hastalıklı dokular çok daha iyi teşhis ve tedavi edilebilirler.

Artroskobik cerrahide eklem hareketlerini sağlayan iyileşmesi zor ve ağrılı adele, kapsül gibi dokulara hiç dokunulmamaktadır. Böylece ameliyat sonrası eklem hareketleri ağrısız ve rahat tır. Ayrıca ameliyat yarası, kanama olmadığından pansuman ihtiyacıda yoktur. Enfeksiyon riski de açık cerrahilere göre çok düşüktür.

Diz Artroskobik cerrahisi yarım santimlik 2 küçük delik aracılığıyla gerçekleştirilir.
Bir diz kireçlenmesinde hastanın artroskopik cerrahisinden yararlanıp yararlanmayacağı kesinlikle cevaplanması zor bir sorudur. Burada ayakta çekilen diz röntgenleri çok yararlıdır. Dizin iç yarısında daralma yok veya çok hafif ise hastaların artroskopiden yararlanabileceği söylenebilir. Dizde daralmanın az olmasına rağmen kıkırdağın ileri hasarlandığı durumlarda hastanın ağrısı geçmeyebilir. Kıkırdağın durumu hakkında MR ipuçları verse de kesin durum tespiti ancak artroskopi sırasında yapılabilir.
Yine de hastaların kesinlikle bilmesi gereken en önemli konu kireçlenmelerde artroskopi hastaların yakınmalarını geçici olarak tedavi etmek için yapılır ve sonuç hakkında garanti verilemez. İleri yaşlarda artroskopi sonrası tamamen ağrısız 10 yıl geçiren hastalar olduğu gibi genç yaşlarda artroskopiden yarar görmeyen hastalarda vardır. Bu konuda diz konusunda deneyimli bir ortopedistle karar vermenizi öneririz.
Kireçlenmelerde artroskopik cerrahi ile diz içindeki hasarlı kıkırdağın, yırtık menisküslerin temizlenip düzeltilmesi yapılır. Sık kullanılan ve kıkırdak-menisküs düzensizliklerini traşlayarak düzeltmeye dayanan bir yöntemdir. Burada yeni kıkırdak oluşumu söz konusu değildir. Sadece yüzeylerin düzeltilmesi ile sürtünmeyi, aşınmayı ve ağrıyı azaltmayı amaçlar. Kolay bir teknik olmakla birlikte çok nazik yapılması gereken bir işlemdir. Fazlası aşırı kıkırdak kaybı ile daha fazla probleme neden olabilir.
Hastalar 4 saat hastanede tutulmakta ve sonrasında evlerine yollanmaktadır. Ameliyat sonrası ağrı olmamaktadır. Ameliyattan hemen sonra hasta koltuk değneği kullanmadan direkt bacağına yük vererek yürüyebilmekte, merdiven inip çıkabilmektedir. 3 gün buz uygulaması ve ev istirahati sonrası hastalar 10-20 günde günlük işlerine geri dönebilmektedir. Hastalar yürüyüşe 4-6 haf tada başlayabilmekte ve spora 2-3. ay sonunda dönmektedirler. Dizde şişme bazen 3 aya kadar devam etmekte fakat günlük aktiviteleri çok fazla etkilememektedir.
İstanbul Ortopedi Grubu olarak operasyon sonrası fizik tedavi genellikle önerilmektedir.


10. Kemik yönlendirme ameliyatları: Genç ve dizin iç yarısının daraldığı dış yarısının ise sağlıklı olduğu durumlarda yapılır. Kaval kemiğine yapılan bir açı değiştirme operasyonu bacağın yönü dışarı doğru değiştirilir. Böylece yürüme anında ağırlık içten dışa aktarılarak hastanın dizin sağlam dış yarısını kullanması sağlanır. Bu operasyon sonrası hastaların büyük kısmında 5-10 yıl rahat bir yaşam sağlanabilmektedir.
Açık yapılan bir operasyondur. Kemiğe yapılacak tespit yöntemine göre operasyon sonrası takip belirlenir. Biz İstanbul Ortopedi Grubu olarak plak-vida tespiti uygulamaktayız. Hastalarımız ameliyatın ertesi günü bir dizlik yardımıyla bacağa yük vererek yürüyebilmekte yük vermeden dizlerini bükmelerine izin vermekteyiz.

11. Diz protezi:Dizde diğer tedavi yöntemlerine cevap vermeyen kireçlenmeler diz protezi ile tedavi edilir. Protez denince dizde eklem yapan üç kemiğin eklem yüzeylerinin kesilerek çıkarılması ve bu yüzeylerin metal ve plastik parçalar ile kaplanmasıdır.
Protez ilaç, diz içi enjeksiyon ve fizik tedaviye cevap vermeyen kireçlenmelerde diz artroskopisinden ve yönlendirme ameliyatlarından yarar görmeyeceği düşünülen ya da daha önce bu operasyonları geçirdikten sonra yakınmaları yineleyen hastalarda iyi bir seçenektir. Yukarıdaki alternatif tedavilere cevap yok ve diz sorunları hastanın hayat standartını bozuyorsa diz protezi gereklidir denebilir. Günümüzde protez ömrünün 20-25 yıla uzadığı düşünülürse yapım yaşı yerine hayat standartı kavramı daha önemli hale gelmiştir. Yine de 55 yaş altındaki kişilerde diğer tedavi yöntemleri sonuna kadar denenmelidir. 55-65 yaşları arası diğer tedavi yöntemleri avantajlı olabilir. 65 yaş üzeri rahatlıkla uygulanabilir.


Ana karar verme kriteri ağrıdır. Aşağıdaki karar rehberi dünyada genel kabul gören ve İstanbul Ortopedi Grubu olarak büyük oranda uyguladığımız bir rehberdir. Unutmamak gerekir ki bazı kişilerde bu rehberin dışında uygulamalar gerekebilir.

1. 45 yaş altı - Bu yaş grubu kireçlenmeler genellikle geçirilmiş kırıklar, diz operasyonları, romatizmal hastalıklara bağlıdır. Fonksiyonu ileri derecede bozan romatizmal hastalıklara bağlı kireçlenmelerde protez seçeneği kullanılabilir. Bunun dışındaki durumlarda kıkırdak operasyonları, kadavradan menisküs ve kıkırdak nakli gibi seçenekler ile kalıcı veya uzun süreli bir çözüm üretilmelidir. Çok hafif lezyonlar dışında hastaları fazlaca bekletmeden tedavileri yapılmalıdır. Aksi halde lezyon hızla ilerleyerek son derece komplike problemler gelişebilir.

2. 45-55 yaş arası - Bu yaş grubu kireçlenmeler genellikle geçirilmiş kırıklar, diz operasyonları, romatizmal hastalıklara bağlıdır. Fonksiyonu ileri derecede bozan romatizmal hastalıklara bağlı kireçlenmelerde protez seçeneği kullanılabilir. Diğer hastalarda ilaç, eklem içi enjeksiyonlar, glukosamin-kondroitin tabletleri, fizik tedavi gibi yöntemler öncelikle denenebilir. Yanıt elde edilmediği durumlarda artroskopik cerrahi ve/veya yönlendirme cerrahileri kullanılabilir. Bunlara yanıt vermeyen ve hayat standartını bozan hastalarda protez önerilebilir.

3. 55-65 yaş arası - Hastalarda ilaç, eklem içi enjeksiyonlar, glukosamin-kondroitin tabletleri, fizik tedavi gibi yöntemler öncelikle denenebilir. Yanıt elde edilmediği durumlarda artroskopik cerrahi ve/veya yönlendirme cerrahileri kullanılabilir. Bunlara yanıt vermeyen ve hayat standartını bozan hastalarda protez önerilebilir.

4. 65 yaş üzeri - Hastalarda ilaç, eklem içi enjeksiyonlar, glukosamin-kondroitin tabletleri, fizik tedavi gibi yöntemler öncelikle denenebilir. Bunlara yanıt vermeyen ve hayat standartını bozan hastalarda protez önerilebilir. Bu yaş grubunda hafif kireçlenmelerde veya diz kapağı altı kireçlenmelerde artroskopik cerrahi uygulanabilir.
30/1/2009

Koroner Anjiografi


Anjiografi, kalbi besleyen koroner damarların opak madde verilerek filminin çekilmesi olarak tanımlanabilir. Hasta bayıltılmaz. Lokal anestezi ile kasıktan girişim yapılacak olan bölge uyuşturulur ve bacak arterine bir kanül konularak katater tabir ettiğimiz özel borularla kalp damarlarına ulaşılır ve bu damarların ağzına opak madde enjekte edilerek, damarları gösteren çeşitli pozisyonlarla filmler çekilir. İşlem sırasında hasta acı duymaz. İşlem sona erdikten sonra, bir engel durum yoksa örneğin özel bir kan sulandırıcı kullanılmamışsa hastanın kasığındaki kanül çekilerek kanama durana kadar kompres-yon yapılır.

Anjio ameliyat değildir
Birçok hasta, Anjio olmaktan korkuyor ve bunu bir kalp ameliyatı sanıyor. Oysa anjioda hasta bayıltılmaz. Sadece kasığından küçük bir keşi yapılıyor.
Hasta 6 saat kadar tam kanama kontrolü sağlamak üzere sırt üstü yatarak istirahat eder ve bol su içerek verilen opak maddeyi idrarla atar. 6 saat sonra yürüyerek taburcu olabilir. 6 saat boyunca ayağa kalkmaması istenir.

Anjio damarları görmede altın standartlardan biridir.

Anjio sırasında kalp krizi geçirilir mi ?
İşlem sırasında damarda yırtılma, plakta yırtılma ve spazma bağlı olarak ritim bozuklukları ve kalp krizi, hatta ölüm riski olabilir. Ancak bunlar her işlemin riski olduğu gibi göze alınabilir oldukça nadir görülen (% 0.5 civarında) olaylardır. Sonuçta yarar-zarar oranında işlemin riski oldukça düşüktür.

Anjioda hangi sonuç çıkarsa ameliyat kararı alınır ?
Üç damarı tıkalı hastalarda, ana damar hastalıklarında, kritik LAD (Sol ön inen dal) darlıklarının eşlik ettiği 1 veya 2 damar hastalıklarında (balon tedavisine uygun olmamak koşulu ile) ameliyat uygun görülür. Ayrıca ileri derecede damar genişlemesi olan hastalarda, ciddi kapak rahatsızlığı olan hastalarda da operasyon kararı alınır.

Anjioyu kimler yapar, ameliyat kararını kimler verir ?
Anjiyoyu kardiyologlar yapar, operasyon kararı da yine kardiyolog ve cerrahi branşlarca birlikte alınır.

Kalp krizi anında neler oluyor ?
Kalp ağrısı tipik tarifi ile göğüste yaygın olarak hissedilen bir ağrıdır. Hasta, sanki göğsünün üzerine yumrukla baskı yapılıyormuş gibi hisseder. Göğüs kafesinin ön kısmında duyulan bu aşırı basınç, göğüs kafesinin arkasında da hissedilebilir. Hastaların birçoğu “boğazımı sanki bir el sıkıyor gibi” ifadesini kullanır. Bu ağrı, çoğunlukla 20 dk’yı aşar. Ağrı sırta, çene ve sol kola da yayılabilir. Ancak karakteri batıcı, iğneleyici şekilde değildir, anlık ve vücudun başka yerlerini de gezen bir ağrı da değildir. Kalp krizi anında koroner damarlar yani kalbi besleyen damarlardaki yağ yüklü plaklar yırtılıp, üstleri pıhtı ile kapanıp darlık % 100 hale gelir. Bu tıkanıklık kan akımının ilerlemesine engel olur. Kan akımının gidişi engellenince de kan gitmeyen bölgeler beslenemez ve kalp dokusu hasar görmeye başlar. Bazen de tam % 100 tıkanma olmaz. Küçük damarların yaygın olarak önemli derecede daralması ile ilgili olan kalp krizleri vardır, bu durumda da kan akışı tam durmaz, ancak kalbin beslenmesini bozacak kadar kritik düzeylere iner ve yine adale hasarı ortaya çıkar

Kalp krizi geçiren bir kişiye nasıl yardım edilir ?
Kalbe giden damarların tıkanması durumunda uygulanan tedaviler: ilaçlar, balon uygulaması, balon ve stend uygulaması sayılabilir. Balon işlemi 20 dk sürer.
Birisi yanımızda kalp krizi geçiriyorsa ona yardım etmek için neler yapmalıyız ?
Kalp krizi ağrısı başlayan biri, şayet bilinen bir kalp rahatsızlığı sebebiyle ilaç kullanan biri ise hemen dil altı hapı olarak adlandırılan isordil 5 mg ilacının yanında olup olmadığı sorulur. İlaç varsa hemen bir dil altı verilir, ayrıca normal büyük aspirinin (500 mg’lık) yarısı hastaya çiğnetilir. Hastanın rahat bir konuma geçip istirahat etmesi, uzanması sağlanır. Etrafının boşaltılmasıyla temiz hava alması sağlandıktan sonra tansiyon ve nabız sayılabilir. Tansiyonun sistolik 100 mmHg ve üzerinde olması halinde ve ağrının halen devam etmesi durumunda 2′nci dil altı verilir. Tüm bunlar devam ederken acil ambulans çağrılıp en kısa zamanda bir hastanenin acil bölümüne nakli temin edilir. Şayet kalp durması ve solunum durması meydana gelmişse o zaman canlandırma için suni teneffüs ve kalp masajı ile ilk yardım gelene kadar yaşam desteği verilebilir.

Kalp hastalıklarının tedavi yöntemleri nelerdir ?
Bunlar hastalığın türüne göre: Bypasss, balon anjioplasti, stent yerleştirilmesi, kapak tamiri, yapay kapak takılması, kalp defektlerinin onarımı, ritim bozuklukları için ablasyon tedavisi, kalıcı kalp pili yerleştirilmesi, kalp transplantasyonu, kök hücre implantasyonu gibi geniş tedavi spektrumu içerir.

Kalp hastalığını önleyen ya da tedavi etme sürecinde kullanılan ilaçlar var mı ?
Kalp krizini tamamen önleyen bir ilaç yoktur, ancak kalp krizi veya kalp hastalığı risk faktörleri olan etkenleri kontrol eden ilaçlar vardır. Bunlarla kalp krizi riski azaltılır. Örneğin hipertansiyonu olan birinde kullanılan beta blokerler, ACE inhibitörleri, Alfa blokerler, kalsiyum kanal blokerleri, diüretikler gibi, yine aynı şekilde hiperlipidemisi olan kişilerde anti lipit tedavide kullanılan statinler, fibratlar, niasin, safra asidi reçineleri, kan sulandırmada kullanılan antiagreganlar en başta aspirin, clopidogrel, warfarin gibi ilaçlar sayılabilir. Kriz anında ise daha yoğun pıhtı eritici tedaviler kullanılabilir. Bunlar içinde fîbrinolitikler; t-PA, streptokinaz gibi ve damardan verilen kan sulandırıcılar olarak heparin, LMWH’ler, gerekli olan hallerde anti aritmikler sayılabilir. Ayrıca ilaç tedavisi sayılmamakla birlikte kalp krizinde direkt PTCA ve stent ile tıkalı damarı açmak yöntemi de sıkça kullanılmaktadır. Kolesterol ve tansiyon yüksekliğini kontrol altında tutan ilaçlar, kan inceltici ilaçlar, koruyucu ilaçlar olarak tanımlanabilir.

30/1/2009

KISIRLIK (İNFERTİLİTE)

KISIRLIK (İNFERTİLİTE)

Kısırlık son yıllarda gerek toplumun gerekse de medyanın gündemini giderek daha fazla işgal eden bir sağlık sorunu olmuştur. Bu konu hakkında doğru ve yanlış pek çok beyanat verilmekte ve çocuk sahibi olamayan çiftlerin yönlendirilmesi güçleşmektedir. Kısırlığın tedavisinde özellikle son 10 yıl içerisinde büyük aşamalar kaydedilmiş ve önceleri tedavi edilemez gözüyle bakılan çiftlere çocuk sahibi olma imkanı tanınmıştır. Kadına ait kısırlık yumurta yapımının uyarılması, tüp cerrahisi ve Tüpbebek yöntemleri ile büyük ölçüde çözümlenebilmektedir. Kadının yaşının ileri olması veya yumurtalıklarının verilen ilaçlara yeterli cevap vermemesi tedavinin etkinliğini kısıtlayan en önemli faktörlerdir. Son 3 - 4 yıldır kullanılmakta olan mikroenjeksiyon erkek kısırlığının tedavisinde büyük bir devrim olarak nitelendirilmektedir. Tek spermin tek yumurta içine zerk edilmesi esasına dayanan ve ileri bir tüp bebek yöntemi olan Mikroenjeksiyon ile daha önceleri tedavi edilemez gözü ile bakılan pek çok erkek baba olma şansını yakalamıştır.

Menisinde hiç sperm bulunmayan erkeklerde bile testislerden sperm alınarak Mikroenjeksiyon yapılmakta ve gebelikler elde edilmektedir. Yirminci yüzyılın başından bu yana sperm sayısının giderek azaldığını gösteren verilerin ışığında bu tedavi yöntemlerinin daha da değer kazanacağı açıktır.
Anlaşılacağı gibi kısırlık tedavisinde katedilen mesafeler çok büyük olup tıp ve teknoloji bugün kısır çiftlerin pek çoğunu çocuk sahibi yapabilecek bir noktaya gelmiştir. Tedavinin başarısını belirleyen en önemli unsurlar ise doğru
tanı ve çifti yormadan en etkin tedavinin seçilerek hızlı bir şekilde uygulanmasıdır.

İnfertilite (kısırlık) korunmaksızın düzenli ilişkiye karşın 1 yıl içinde gebelik oluşmaması olarak tanımlanmaktadır. Ülkemizde bu sorunun sıklığı hakkında yapılmış doyurucu bir çalışma yoktur. Ancak Avrupa ve ABD'den bildirilen raporlardan toplumda çiftlerin % 10-15'in böyle bir problemle ilgilenmek zorunda kaldıklarını bilmekteyiz.

Toplumda bu sorunun sıklığının artık benzeri oranda olmasına karşın gerek II. Dünya Savaşı sonrası üreme çağındaki populasyonun çoğalması gerekse sunulan tıbbi tanı olanaklarının yetkinleşmesi nedeniyle infertilite kliniklerine
başvuran çiftlerin sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Herhangi bir çiftin herhangi bir ay gebe kalma oranının % 20-15 dolayında olduğu bilinmektedir. Genel olarak toplumda çiftlerin % 85'in 1 yıl içinde, % 93'ün ise 2. yılın sonunda gebe kaldıklarını görmekteyiz. İngiltere'de 1550 ile 1850 yılları arasındaki arşivleri inceleyen bir çalışmada kadınların ancak % 8'in yaşamı boyunca gebe kalamadığı bulunmuştur.

 

Kısırlığın teşhisi
   İnfertil bir çiftin araştırılması kadın ve erkeğin birlikte geldiği bir öngörüşme ile başlar. Bu sırada varsa çifte ait önceki tetkik ve filmlerin değerlendirilmesi yapılır. Kadının dahili ve jinekolojik öyküsü alınır, varsa erkeğe ait sorun hakkında konuşulur. Aynı seansta ya da daha sonraki bir seansta kadının jinekolojik muayenesi ve ultrasonografisi yapılır. Bunların sonucunda herhangi bir patoloji olup olmadığı not edilir. Eğer gerekiyorsa erkeğin ürolojik muayenesi istenir. Daha sonra o ana kadar oluşan kanaat ve bulgular doğrultusunda aşağıda söz edilecek tetkiklerden bir ya da birkaçı istenir. Bu testleri şu ana başlıklar altında

inceleyebiliriz:
1. Kadının üreme organlarının değerlendirilmesi: tubal, uterin, servikal 
2. Hormonal durumun değerlendirilmesi, 
3. Yumurtlamanın (ovulasyonun) ve luteal fazın değerlendirilmesi, 
4. Erkeğin değerlendirilmesi. 

Kadının üreme organlarının değerlendirilmesi
Rahim ağzının değerlendirilmesi Rahim ağzının spermler için geçirgen olup olmadığının anlaşılması için yapılan teste postkoital test adı verilir. Kadının yumurtasının çatlayacağı öngörülen gün ilişkiden 2-8 saat içinde jinekolojik muayene yapılır ve rahim ağzından alınan mukus içerdiği sperm (erkek hücresi) açısından incelenir. Spermin mukus içindeki hareketleri ve ilerlemesi araştırılır. Ancak testin tekrarlandığında aynı sonuçları vermemesi ve testi anormal olan kadınlarda bile gebeliklerin görülmesi nedeniyle modern infertilite yaklaşımında bu yöntem önemini yitirmiştir. 
Uterusun değerlendirilmesi Uterus (rahim) faktörü için histerosalpingografi (HSG: rahim filmi), histeroskopi, histerosonografi ve falloposkopi kullanılan yöntemler arasında sayılabilir. HSG adet bitiminden 5-7 gün içinde yapılabilen suda veya yağda eriyen ve röntgen ışınında görünen maddeler kullanılarak rahim içinin normal olup olmadığını ve tüplerin açıklığını değerlendiren bir testtir. HSG ile rahimin içinde olabilecek miyom, polip ve yapısal bozukluklar (çift rahim vb.) görülebilir.
   Histerosonografi yine aynı amaçla kullanılan rahmin içine sıvı verilerek yapılan ultrasonografik bir yöntemdir. HSG'den daha az ağrılı ve ucuz olması ve X ışını gerektirmemesi nedeniyle değeri gün geçtikçe artmaktadır. Histeroskopi ise videomonitor sisteminin eklendiği bir teleskop ile genel anestezi altında rahimin içinin doğrudan görülebildiği tekniktir. Saptanan miyom, polip ya da rahimi daraltan bir zar o anda elektrokoter ya da lazer ile giderilebilir. Giderek popülaritesi artan bu teknik ile hastanede kalmak tarihe karışmıştır Üstelik birkaç gün içinde normal yaşama dönmek mümkün olabilmektedir. 
Tüplerin değerlendirilmesi Tüplerin geçirgenliği, anatomisi, çevresine ait yapışıklıkları ve fonksiyonunu değerlendirmek infertilite araştırmasının en kritik aşamalarından biridir. HSG yine bu amaçla halen en yaygın kullanılan değerli bir testtir. Rahim ağzından verilen kontrast maddenin her iki tüpten karına dökülüp dökülmediği ve bu akışın normal olup olmadığı yorumlanır. Yine bu amaçla renkli Doppler ultrasonografi, radyonüklid HSG gibi araştırma halinde olan yeni teknikler sözkonusudur. Ancak laparoskopi bu konuda belirleyici tekniktir. Bu sırada saptanan patolojiler gözle izlenir, değeri tartışmasızdır.
Laparoskopi Genel anestezi altında göbek altından girilen 1 cm. genişliğindeki kılıftan karına iletilen teleskopun aldığı görüntü canlı olarak monitöre yansıtılır rahim, tüpler ve her iki yumurtalık, karın iç zarı (periton) bağırsaklar, mesanenin durumu doğrudan izlenir ve organların birbirleriyle olan ilişkileri, aralarındaki yapışıklıklar, yumurtalıklara ait kistler saptanabilir. Üstelik o anda diğer ince kılıflar aracılığıyla karına ulaştırılan ince aletlerle gebeliği engelleyen problemler giderilebilir (bıçaksız, dikişsiz ameliyat). Endometriozis denilen hastalık ve tüpler en iyi laparoskopi ile tanınır. Rahim ağzından verilen mavi boyanın tüplerden geçip karına ulaşıp ulaşmadığı izlenerek tüplerin geçirgenliği hakkında karar verilir. Yine hasta aynı gün taburcu olabilir ve birkaç gün içinde eski yaşam temposuna ulaşabilir. Falloposkopi ve tubal kanalizasyon Vaginal ya da abdominal yoldan ince hassas esneyebilir kanüllerle tüpün içine girilebilir, döllenmeyi kolaylaştıran
tüysü yüzeylerin sağlığı değerlendirilebilir. Henüz infertilite incelemelerinde rutine girmemiş, gelecekte çok daha fazla
yararlanılacağını düşündüğümüz tekniklerdir.

Kadının hormonal durumunun değerlendirilmesi
 Kadının üremesini doğrudan ve dolaylı olarak etkileyen folikül uyaran hormon (FSH), luteinize eden hormon (LH), estradiol, prolaktin, progesteron, dehidroepiandrosteron sülfat, testosteron, tiroid uyaran hormon (TSH), tiroid hormonları (T3, T4) ve diğer androgenler gibi hormonlardır. Bu hormonların azalması, yükselmesi ya da birbirlerine olan oranlarındaki değişmeleri kadının yumurtlamasında, sonuç olarak üremesinde problemlere yol açabilmektedir. Kıllanma artışı olan, göğsünden süt gelen ya da guatrı olan bir hastanın hormonlarında sorun olabileceği ve belki de bu durumun basit bir ilaç tedavisi ile kontrol altına alınarak çiftin çocuk sahibi olabileceği bilinmelidir. 

Yumurtlamanın (ovulasyonun) değerlendiriımesi
Bir çiftin çocuk sahibi olabilmesi için erkekte yeterli sperm olması bir yana kadının da o ay sağlıklı bir yumurta (oosit) geliştirmesi ve sperm ile döllenen bu yumurtanın cenin (embryo) haline geldikten sonra yerleştiği rahim iç zarının (endometrium) yeterli sağlık ve besleyicilikte olması gerekir. Bu durum; basal vücut ısısı, progesteron düzeyi, endometrial biyopsi, idrarda bakılan hazır ev testleri ile takip edilip değerlendirilebilir. Basal vücut ısısı, kadının adetinin ilk gününden tekrar adet gördüğü güne kadar sabah yerinden kalkmadan vücut ısısının ölçülmesi esasına dayanır. Adet döneminin ortasında vücut ısısında 0.3-0.5 dereceye varan bir yükselme olur. Yumurtlama olması sonucunda belirginleşen sağlıklı hormonal ortam nedeniyle bu yükselme yeni bir adete kadar sürer. Eğer gebelik oluşursa aynı şekilde devam eder. Progesteron hormonu düzeyi ise tahmini yumurtlamadan
sonraki dönemin tam ortasında (midluteal) alınan kanda saptanır ve gerekli şekilde yükselmesi istenir.0vulasyon sonrası oluşan ortamın bir gebeliğe uygunluğu için dolaylı bir fikir verir. Yine adetin başlangıcından sonraki belli günlerde kadının idrarında LH düzeyinin subjektif olarak takip edilmesini sağlayan hazır evde kullanımlık testler mevcuttur. Böylece yumurtlamanın olacağını idrarda LH'nin pozitifleşmesiyle öğrenilebilir ve çifte uygun birleşme takvimi verilebilir.
Endometrial biyopsi Yumurtlama ve sonrasında embryonun oluşmasıyla rahim iç zarında (endometrium), buna uygun hazırlıkların yapılması, sağlıklı bir gebelik oluşması için gereklidir. Endometriumdaki dokunun bu olgunlukta olup olmadığı yine beklenen adetten 48 saat içinde yapılacak bir biyopsi ile yorumlanabilir.

Erkeğin değerlendirilmesi
Herkesin bildiği gibi böyle bir durumda ilk akla gelendir. Son yıllarda androloji adında ortaya çıkan bilim dalı kaba bir sperm analizinden öteye geçerek sperme ait daha ayrıntılı fonksiyonel birçok değerlendirme yöntemi ortaya koymuş ve hala bu alanda yolun başında olduğumuzu bize söylemektedir. Bunları kısaca sperme ait, biyokimyasal, genetik testler, elektron mikroskopik incelemesi, başka hayvan yumurtaları ile dölleyebilirliliğine dayanan ya da fizyokimyasal yapısına yönelik (hipoosmotik şişme testi) ve benzeri şeklinde sayabiliriz.
Sperm analizi Erkeğin 3-4 günlük cinsel perhizden sonra herhangi bir kimyasal maddenin yardımı olmaksızın mastürbasyon ile menisi temiz bir kaba alınır. Hacim, koku, renk, sıvılaşma süresi, sayı, hareket ve normal oranı açısından değerlendirilir. Yoğun lökosit içerikten herhangi bir iltihabi durum şüphelenilebilir. Spermlerin birbirine yapışık kitle halinde durması immünolojik bir infertiliteyi düşündürür ve ileri testleri gerektirir. Sayı 20 milyon/ml., hareket % 50'nin üzeri ve bunun çoğunun nitelikli tarzda olması, normal oranının yeni bir sınıflamaya göre % 14'ün üzerinde olması durumunda bir sperm analizine normal ya da yeterli diyebiliriz. Ancak erkeğin doğasından ötürü şüpheli durumlarda en az 3 hafta ara ile tekrarlanmasında yarar vardır. Spermin özelliklerinden bir ya da birkaçındaki bozukluklar bazen kadının durumu ne olursa olsun doğrudan infertil çiftlerdeki problemi ortaya koyabilir ve tedaviyi belirleyebilir.

Nedenleri
Kısırlık tanısı için yapılan tetkikler ve muayeneler adım adım uygulanır ve uzun zaman alabilir. Bu zaman doktorun problemi iyi anlamasına ve en etkili tedaviye karar vermesine yardım eder. Araştırmalar sonucu bir veya birden fazla kısırlık nedeni bulunabileceği gibi çiftlerin yaklaşık % 15'inde kısırlığın nedeni saptanamaz.    Kısırlığın mutlak olduğu durumlar nadirdir. Erken menopoz veya erkekte hiç sperm hücresi bulunmaması dışında diğer kısırlık nedenleri için doğal yollardan çocuk sahibi olma şansının azalmış olduğundan bahsedilebilir. Kadındaki en önemli kısırlık sebepleri yumurtlama bozuklukları, endometriozis ve tüplerin hasarlı veya tıkalı olmasıdır. Erkekte görülen kısırlık nedenleri arasında ise sperm sayısının, hareketliliğinin yetersiz olması ve bazı durumlarda da sperm hücrelerinin anormal olması sayılabilir.

Kadında kısırlık nedenleri
Yumurtlama bozukluklar ıKadında en sık görülen kısırlık nedeni yumurtlama bozukluklarıdır. Yumurtlama (yumurtanın yumurtalıklar dışına atılması) olmaksızın döllenme ve gebelik oluşamaz. Yumurtlama bozukluğu dendiğinde yumurtlamanın hiç olmaması veya düzensiz ve seyrek olması anlaşılır. Adetlerin seyrek veya hiç görülmemesi çoğu zaman bir yumurtlama bozukluğunu gösterir ancak adetlerin tamamen düzenli olduğu durumlarda da yumurtlama bozukluklarına rastlanabilir. 
   Yumurtlama bozuklukları başlıca üç grupta toplanabilir. 
   a) Yumurtalıklardaki yumurta üretimini uyaran hormonların doğuştan eksikliğine bağlı olarak beyin sapından salgılanamaması: Bu durumda kadında ergenlikten itibaren hiç adet kanaması görülmez. 
   b) Beyin sapından süt hormonu prolaktinin normalden fazla salgılanması: Bu durum genellikle bu bölgedeki iyi huylu bir tümörün varlığına bağlı olmakla beraber bazen hiçbir sebep bulunamaz. İyi huylu tümörlerin cerrahi yollarla çıkarılması veya sebep bulunamadığı durumlarda çeşitli ilaç tedavileri ile prolaktin seviyeleri düşürülerek yumurtlama normal hale getirilebilir. 
   c) Polikistik over sendromu: Bu hastalığın tipik formunda genel olarak adetler düzensiz ve seyrektir (yılda 3-4 adet). Bazı hastalarda adetler hiç görülmezken diğerlerinde tamamen normal olabilir. Hastalar genellikle şişmanlamaya yatkındırlar. Ciltte ve saçlarda yağlanma, sivilce gibi problemler sıkça görülür. Yumurtalıklarda normalden fazla sayıda yumurta bulunmakta ve bunlar erkeklik hormonu salgılayarak normal yumurta gelişimini engellemektedirler.

Tüplerin hasarlı ve tıkalı olması:Tüplerin kısmen veya tamamen tıkalı olması sperm ile yumurtanın buluşmasını engelleyerek döllenme ve gebeliği olanaksız kılar. Tüplerdeki bu hasar geçirilmiş enfeksiyon, endometriozis veya geçirilmiş bir ameliyat sonrası kalan karın içi yapışıklıkları gibi birçok nedene bağlı olabilir. Tüpler bir dış gebelik sonucu da hasara uğrayabilir. Gelişmiş ülkelerde cinsel yollardan bulaşan enfeksiyonlar tüplerdeki hasarın en önemli nedenidir. Ülkemizde çocukluk çağında alınan verem mikrobu da tüplerde geri dönülemez hasar oluşturmaktadır.
Endometriozis Endometriozis rahim içini döşeyen dokunun (endometrium) rahim dışında gelişmesidir. Endometriozis en sık olarak rahimi yerinde tutan bağlara yerleşmektedir. Diğer sık görüldüğü bölgeler ise rahim yüzeyi, tüpler ve yumurtalıklardır. Endometriozis tıpkı rahim içini döşeyen doku gibi hormonlara duyarlı olup adet sırasında kanar. Karın içinde oluşan bu mikro kanamalar zamanla iltihab benzeri yangısal durum oluşturmakta ve yapışıklıklara sebep olmaktadır. Endometriozis yumurtalıklarda yerleştiği zaman kist oluşumuna neden olmaktadır. Bu kistlere endometrioma adı verilir.
   Endometriozisin en önemli belirtileri adet öncesi ve adet sırasında ağrı, ilişki esnasında veya sonrasında ağrı, düzensiz şiddetli adetler ve kısırlıktır. Daha az görülen diğer belirtiler yorgunluk, adet esnasında bağırsak hareketlerinin şiddetlenmesi veya ishal, kabızlık gibi diğer sindirim sistemine ait belirtilerdir. Bunların yanısıra endometriozis bazı kadınlarda hiçbir belirti vermeyebilir. Endometriozisi olan kadınların yaklaşık yüzde 50'sinin çocuk sahibi olabilmeleri için tedavi gerekir. Yine kısırlık nedeni ile başvuran kadınların yaklaşık yüzde 25'inde endometriozis saptanmaktadır.
Rahim ağzına ait problemler:Rahim ağzındaki yapısal, enfeksiyona ait veya bu bölgedeki salgıya (mukus) ait bozukluklar kısırlık sebebi olabilir. Rahim ağzından salgılanan mukus spermlerin genital yoldan taşınmasını kolaylaştırır. Östrojen ve progesteron hormonları etkisi altında mukusun siklus sırasında miktarı ve niteliği değişir. Polip gibi iyi huylu tümörler veya bu bölgeye uygulanmış olan cerrahi girişimler kısırlık sebebi olabilmektedir.

Alerjik nedenler:
   Alerjik nedenler kısırlık nedeni olabilmekle birlikte teşhisleri ve tedavileri zordur. Alerjik ajan spermlerde veya mukusta bulunabilir. Antisperm antikorları adı verilen bu alerjik durumların tedavi etkinliği belli değildir ve tedavi edilen veya edilmeyenlerdeki gebelik oranları çok farklı değildir. Bu nedenle rutin olarak ölçülmelerinin gerekliliği tartışmalıdır.
  Erkekte kısırlık nedenleri
 
   Çocukları olmayan çiftlerin yaklaşık % 30-50'sinde problem erkekten kaynaklanmaktadır. Erkekteki kısırlık nedenleri
başlıca 2 ana grupta toplanmıştır.

1. Spermin sayı ve kalitesini etkileyen üretim bozuklukları, 
2. Spermi dışarıya taşıyan kanallardaki tıkanıklıklar.
 

   Erkekteki bu problemlerin nedeni % 30-40 olguda açıklanamaz. Sperm kalite ve sayısındaki bozuklukların nedeni bulunamadığında bır takım deneysel ilaç tedavileri uygulanmaktadır. Bu tedavilerin herhangi bir etkinliği olmadığı gösterilmiştir. Mikroinjeksiyon tekniğinin 1992 yılından itibaren uygulanmaya başlanması erkek kısırlığının tedavisinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu teknik ile şiddetli erkek kısırlığı durumlarında bile yüksek gebelik oranları elde edilmektedir.

  
Sperm üretim bozuklukları: Erkek kısırlığı olgularında spermin üretim ve olgunlaşma bozuklukları en sık rastlanılan durumdur. Üretim bozukluğu sperm sayısı ile ilgili olabileceği gibi kadın yumurtasının döllenmesini engelleyen sperm hareketlerinin zayıflığı veya sperm şekillerinin (morfoloji) anormalliği ile de ilgili olabilir. Erkeğin sperminin normal kabul edilebilmesi için sayısının en az 20 milyon/ml, hareketli sperm oranının yüzde 30 ve yapısal olarak normal sperm oranının yüzde dördün üzerinde olması gereklidir. Sperm değerlerinin yukarıda belirtilenin altında olması halinde doğal yollardan gebelik elde edilmesinde belirgin zorluklar yaşanmaya başlanmaktadır. Birçok faktör spermiogenezi (sperm hücrelerinin üretimi ve olgunlaşması) olumsuz yönde etkileyebilir. Bunlar aşağıdaki başlıklar altında toplanabilir.
  
İltihabi hastalıklar- Bazı bakteri ve virüsler erkekte yumurtalık iltihabına sebep olur. Yumurtalıklarından iltihabi bir hastalık geçiren erkeklerin yaklaşık % 25'inde kısırlık problemi oluşmaktadır.
  
Hormon bozuklukları- Sperm ve erkeklik hormonu olan testosteron hormonunun üretimi beyin sapından salgılanan iki hormon (folicle stimulating hormon ve luteinizing hormon) tarafından kontrol edilir. Bu hormonların salınımına ait bozukluklar erkek kısırlığının o/a 2-5'inden sorumludur. 
  
Çevresel problemler- Kanser tedavisi için kullanılan ışın ve ilaçlar sperm üretimini bozabilir.
  
Yapısal bozukluklar Spermin üretim yeri olan yumurtalıklardan dışarı çıkmasını engelleyen tam veya kısmi tıkanıklıklar kısırlık nedeni
olabilmektedir. Bu tıkanıklıklar doğuştan olabileceği gibi sonradan bir enfeksiyona da bağlı olabilir. Yumurtalık bölgesinden geçirilmiş bir cerrahi müdahale de tıkanıklığa sebep olabilmektedir.

   Nedeni açıklanamayan kısırlık

   Günümüzde tıbbın olanakları ile nedeni ortaya konulamayan kısırlık durumlarında nedeni açıklanamamış kısırlık (idiopatik infertilite) söz konusudur. Testler ile ortaya çıkarılamayan sperm fonksiyon bozuklukları, yumurtanın çatlaması ve tüpler içindeki hareketinde bazı bozuklukların varlığı öne sürülen varsayımlar arasındadır. Nedeni açıklanamamış kısırlık olgularında rol oynayan psikolojik etkenlerin varlığı tam olarak belli değildir. Stresin kadın üreme sistemi ve hormon dengesi üzerinde olumsuz etkiler yapabileceği bilinmektedir. Ancak burada sebep-sonuç ilişkisi belli değildir. Yani kısırlık nedeniyle mi stres olmaktadır yoksa stres nedeniyle mi kısırlık olmaktadır. Stresin ortadan kalkma durumunda doğal yollardan gebeliklerin oluştuğu bildirilmiştir. Özellikle kısırlık tedavilerine cevap alınamayan çiftlerde bazen tedavinin kesildiği ve çifte dinlenme şansı verildiği aylarda kendiliğinden gebelik olabilmektedir. Nedeni açıklanamamış kısırlık terimi günümüzdeki tanı yöntemlerinin sınırını göstermektedir. Tanı yöntemlerindeki ilerlemelerle birlikte bu gruba sokulan çift sayısı da azalacaktır.

Risk faktörleri

Çeşitli faktörlerin infertilite riskini etkilediğini biliyoruz. Bunlar kadının yaşı, pelvik inflamatuar hastalık, diyet, egzersiz sigara içimi, alkol, çevre kirliliği, radyasyon ve çiftlerin yaşamına ait diğer etkenlerdir. Kadının yaşının ilerlemesi ile birlikte gebe kalma şansı giderek düşer. 

  Kadının yaşı 35'i geçtiği zaman gebe kalabilme şansında hafif bir azalma olmakta bu azalma 39 yaşından sonra daha belirgin hale gelmektedir. Kırk yaşın üzerindeki bir kadının gerek kendiliğinden gerekse de tüp bebek gibi yöntemler ile gebe kalabilme şansı % 60 düşmekte ve oluşan gebeliklerinde % 50'si düşük ile sonlanmaktadır. Bunun en önemli nedeni ise yumurtalıklarda kalan yumurtaların kalitelerinin düşük olması ve dolayısıyla döllenmiş yumurtaların gerek rahim içine yerleşmesinde ve gerekse de yerleştikten sonra büyümesinde problemlerin ortaya çıkmasındandır.

    İleri yaştaki kadınlara genç bir kadından yumurta bağışlama yoluyla alınan yumurtaların döllendikten sonra nakledilmesi ile gebelik ve düşük oranları genç kadınlara benzerlik göstermektedir. Kanada'da yaşayan kendilerine has özellikleri olan ve gebe kalmanın hiçbir şekilde kısıtlanmadığı bir toplulukta en son gebeliğin ortalama 41 yaşında olup, 45 yaşında ise % 87'sinin artık gebe kalamadığı saptanmıştır. Özellikle gebeliği engelleyen majör bir problem bulunamadığı durumlarda çiftlerin kendiliğinden gebe kalma şansları vardır. İşte bu gibi durumlarda gebelik şansını belirleyen en önemli faktör kısırlığın
süresidir. Kısırlık süresinin 5 yılı aştığı durumlarda tedavisiz gebelik şansı azalmaktadır. 

   Rahim ve tüplerı iltihanlanması (Pelvik Inflamatuar Hastalık: PIH) sonucundan gelişen tüp tıkanıklıkları ve yapışıklıkları günümüzde
önemli bir infertilite nedenidir. Bel soğukluğu ve daha önemli olarak klamidia enfeksiyonları, tüplerin tıkanmasına veya çevre dokular ile yapışmasına yol açarak kısırlığa neden olabilmektedirler. PIH'in her tekrarında tüplerde hasar şansı ve kısırlık oranı yükselir. Üç defa PIH geçiren bir kadının kısır kalma şansı % 60'a kadar çıkmaktadır. Ancak son yıllarda koruyucu hekimlik hizmetlerinin gelişmesi, cinsel eğitimin üzerinde durulması ve etkin antibiyotiklerin gelişmesiyle pelvik enfeksiyonların ve sekellerinin azaltılabileceği ortaya çıkmıştır. 

   Çiftlerin yaşam biçimleri, yaşadığı toplum ve çevre gebe kalmalarını etkileyebilmektedir. PIH nedeni birçok organizma cinsel yoldan geçişlidir. Bu ise birden fazla eş durumunda daha da belirginleşmektedir. Sigara içme, alkol alımı fertiliteyi etkileyebilmektedir. Aşırı kilo, aşırı egzersiz de yumurtlama bozukluklarına yol açarak kısırlık nedeni olabilir. Organik fosfatlı kimyasal maddeler (tarım ilaçları, böcek ilaçları) kurşun ve diğer ağır metaller, kanser tedavisinde kullanılan ilaçlar, ışın tedavisi sperm yapımını ciddi bir şekilde bozmaktadır. Sonuçta çiftler birlikte ele alındığında; infertilite nedeninin % 35 oranında sadece erkeğe ait olduğunu, % 35-40 dolayında yalnızca kadının neden olduğunu kalan kısımdan ise her ikisininde sorumlu olduğunu söyleyebiliriz.

Tedavisi

Tedavi araştırma safhasında bulunan nedene bağlı olarak yumurtlamayı sağlamak için hormon uygulanmasından cerrahi müdahaleye veya tüp bebek gibi yardımcı üreme tekniklerine kadar değişebilir.

Yumurtlama problemleri 
  
Kısırlık nedeniyle doktora başvuran kadınların yaklaşık % 20’sinde yumurtlama problemi vardır. Kadın üreme fonksiyonları bazı hormon bezleri tarafından salgılanan hormonlarla kontrol edilir. Bu bezlerden beyin sapında bulunan iki tanesi FSH ve LH hormonları yumurtlamanın oluşmasında temel rol oynarlar. Bu bezlerdeki hormon salınımındaki bozukluklar yumurtlama problemlerine yol aça rlar. Bu durumda yumurtlama çeşitli ilaçlarla (Klomifen, Pergonal Humegon, Metrodin) uyarılmalıdır. Yumurta gelişimi kandaki hormon seviyeleri ve ultrasonla takip edilerek, yumurtlama için uygun zaman tayin edilebilir. Bazı durumlarda yumurtanın çatlaması çeşitli ilaçlarla (Profazi, Pregnyl) sağlanabilir. Döllenme için en uygun zaman böylece belirlendikten sonra çifte ilişki önerilebileceği gibi halk arasında aşılama diye anılan spermlerin yıkanması sonrası rahim içine yerleştirilmesinden ibaret olan inseminasyon da yapılabilir.

İnseminasvon tedavisi
  
İnseminasyon daha çok rahim ağzına ait problemlerin bulunduğu, sperm sayısında ve hareketliliğinde hafif bozuklukların bulunduğu veya çifte ait hiçbir problemin bulunamadığı açıklanamayan kısırlık durumlarında uygulanmaktadır.

   İnseminasyon için erkekten alınan sperm sıvısı laboratuvar koşullarında çeşitli yıkama işlemlerine tabi tutularak sperm hücreleri dışındaki tüm sıvılarından arındırılmakta, sperm hücreleri çok az bir sıvı içinde konsantre edilmekte böylece sayı hareketlilik oranı artırılmaktadır. Daha sonra bu sıvı ince bir kateter yardımı ile rahim ağzından geçirilerek doğrudan rahmin içine verilmektedir. Bu tedavi rahim ağzından salgılanan mukusun spermin rahim içine geçişini engellediği durumlarda en iyi sonucu vermektedir. İnseminasyon ayrıca nedeni açıklanamamış kısırlık olgularında ve hafif erkek kısırlığı olgularında da daha düşük başarı oranları ile kullanılmaktadır. 

   En yüksek gebelik oranlarının ilk üç uygulamada olduğu altı uygulamadan sonra gebelik şansının çok düşük olduğu gösterilmiştir. Uygun koşullarda yapılmış üç inseminasyon sonrası yardımcı üreme tekniklerine geçilmesi düşünülebilir. Özellikle nedeni açıklanamayan kısırlık olgularında çiftlerin yaklaşık yüzde 25'inde tüp bebek uygulanmasında spermden veya yumurtadan kaynaklanan bir döllenme bozukluğu görülmektedir.
İnseminasyon tedavisi ile gebelik şansı altı uygulama sonucu yaklaşık olarak yüzde 30 civarındadır Yumurtlama yokluğu ilaçlara yanıt vermediği bazı durumlarda yumurtalık yetmezliğine bağlı olabilir. Tedavisi olmayan
bu durumda tek çözüm ülkemizde uygulanmasına izin verilmeyen yumurta veya embryo bağışıdır.

Yardımcı üreme teknikleri
Erkek ve kadın üreme hücrelerinin doğal yollardan bir araya gelemediği durumlarda daha ileri tekniklere başvurmak gerekmektedir. Bu tekniklerin çoğunda kadının yumurtaları ultrason kontrolünde bir iğne ile emilerek vücut dışına alınmaktadır. Bu amaçla çeşitli ilaçlarla aynı anda birçok yumurtanın gelişmesi sağlanmakta ve uygun koşullarda 20'den fazla yumurta hücresi elde edilebilmektedir. Sperm elde edilmesi ise çoğu zaman çok daha kolaydır ancak menisinde sperm bulunmayan erkeklerde spermleri yumurtalık kanalından veya doğrudan yumurtalıklardan elde etmek için cerrahi işlemlere gerek duyulmaktadır.

30/1/2009

Kıl Dönmesi

 Kıl dönmesi anlam olarak derinin dermis tabakasında oluşan kılın ilerlediği yolu şaşırarak ciltten çıkamayıp cilt altında uzaması halidir.Bu tarz kıl dönmesi kılın olduğu ve kökünden çekildiği vücudun her bölgesinde görülebilir.Bu tür kıl dönmesi daha çok batık veya kıl batması olarak tarif edilir.

    Kıl dönmesi hastalığı terimi alışkanlık olarak kuyruk sokumunda oluşan kıl yumağı için kullanılmaktadır. Ancak tamamen eski ve yanlış bilgilerden kalan bir isimdir ve yeni bir isim bulunmadığından hastalığı tam tarif etmemesine rağmen kullanılmaya devam etmektedir.
Eski görüşte bu hastalığın doğumsal kaynaklı bir kist olduğu düşünülüyordu bu sebeple KİST DERMOİD SAKRAL olarak adlandırılıyordu. Yeni görüşe göre bir kist değil     ( kist : tam kapalı boşluk) bir sinüs (bir delikle açıklığı olan boşluk) olduğuna karar verilmiştir ve PİLONİDAL SİNÜS adı kullanılmaktadır.
   Genellikle 15-25 yaş grubunda gürülür daha kıllı olmaları sebebiyle erkeklerde 10 kat daha sık görülür.Toplumda görülme sıklığı % 1 kadardır.30 yaşından sonra kuyruk sokumu bölgesinin cildi kalınlaştığı için hastalık başlamaz,bu yaşta görülen vakalarda problemin daha önceden var olduğu ama tedavinin ertenlediği düşünülür.

Nasıl oluşur

Kıl dönmesi hastalığının nasıl olduğu hakkında tüm tıbbi kurulların onayladığı son bilimsel görüşe göre; baş,ense ve sırttan dökülen kılların kalçanın arasına sıkışıp yürürken oluşan sürtünme hareketiyle matkap ucu gibi cildi delerek cilt altına girip orada yumak oluşturmasıdır.Bu alanda görülmesinin bir sebebi de 30 yaşına kadar bu bölge cildinin orta hatta zayıf olmasıdır. Yapılan incelemede bölgeden çıkan kılların o bölgeye ait olmadığı ve daha yukarıdan döküldüğünü göstermiştir.Yine mikroskobik düzeyde yapılan incelemelerde hiç kıl köküne(kıl follikülü) rastlanmamıştır.Kalça yapısı sebebiyle kilolu insanlarda daha sık görülür.

Belirtileri

Genellikle önemli bir belirti vermediğinden hastalarda uzun süre tedavilerini ertelerler.İlk oluştuğu dönemde doku içine giren kılların az olması sebebiyle 1-2 cm lik hafif ağrılı bir şişlik şeklindedir.Dikkatli bakıldığında kuyruk sokumu cildinde orta hatta  bir veya birkaç yerde kılların girdiği delikler görünür.

Sert oturma gibi travma sonucu kılları vücuttan ayıran kapsülün zedelenmesi halinde hafif bir akıntı şikayeti olur ve uzun zaman devam edebilir ancak enfeksiyon oluşup apse gelişirse tablo tamamen değişir.Artık ciddi ağrı,ateş,titreme gibi bulgular eklenmiştir ve acil müdahale gerekir.Müdahale sonrası genellikle apsenin boşaltıldığı yerde kalan delikten uzun süre cerahatli akıntı olur.

Kıl dönmesi için bir sınıflama yapılmamıştır ancak 1-2 cm lik şikayet yapmayan basit bir formda olabildiği gibi tedavinin geciktirilmesiyle tüm kalçaya dağılmış onlarca delikten akıntı yapan ileri seviyelerde ve anüsün hemen yanına açılarak fistül denilen başka bir hastalıkla karışan şekilde de karşımıza çıkabilmektedir.Ayrıca tedavinin gecikmesiyle ortaya çıkan ve acil bir durum olan apse formu da sayılabilir.

Sessiz ilerleyen bir hastalık olduğu için korunmak akla gelmez ve genellikle hastalık ortaya çıktıktan sonra fark edilebilir.Ancak ailesel yatkınlık sebebiyle ailede bir kişide çıktığında diğer kişilerin bölge hijyenine dikkat ederek kıl dönmesi hastalığından korunması mümkün olabilir.Aynı hijyen kurallarına ameliyat olanlarda dikkat etmeliler çünkü yapılan ameliyata bağlı olarak 5 yıl içerisinde tekrar etme ihtimali % 5 ile % 40 arasında değişmektedir.
  Dikkat edilmesi gereken hjyen kuralları:
-Kuyruk sokumu bölgesi her banyoda liflenmeli ve basınçlı suyla yıkanmalı.
-Her dışkılama  bittikten sonra taharetlenme işlemi kuyruk sokumunu içerecek şekilde yapılmalı.
-Sabah akşam elbise değişimlerinde iç çamaşırı indirilerek kalçaların arası kuru kuruya ya yumuşak bir fırçayla ya da elle fırçalama şeklinde kıllardan arındırılmalı.
-Özellikle çok kıllı kişiler baş ve sırttan dökülen kılların takılma ihtimalini azaltmak için kuyruk sokumu üzerine denk gelen 5×10 cm alanı kıl dökücü kremlerle 2-3 haftada bir temizlemeli.
Bütün bu önlemlere rağmen hastalık bulgusu ortaya çıktıysa hastalığın ilerlemesi beklenmeden bir uzmanın fikri alınmalı.

Ameliyatsız tedavi

 Uzun yıllardır uygulanan ameliyatla tedavi
-Narkoz riski
-Ameliyat sonrası ciddi ağrı
-15-30 gün iş gücü kaybı
-% 5-40 arası tekrarlama ihtimali
- Yataklı tedavi kurumunda yapıldığından daha pahalı olması
-Enfeksiyon
-Pansuman(açık bırakılması durumunda 4-6 ay kadar sürebilir)
gibi problemler sebebiyle doktorları yeni ameliyat teknikleri ve tedavi modelleri  geliştirmeye zorlamıştır.
Halihazırda en yaygın uygulanan ameliyatsız tedavide;
Baş ve omuzdan düşerek kuyruk sokumuna yerleşip yumak yapmış kıllar toplandıkları boşluktan 2-3 mm lik aletlerle çıkarılır ve oluşmuş kapsülün içi kıllardan arındırılır.Yani hastalığın asıl sebebi ortadan kaldırılır.Kılların alınmasıyla 2-4 santimetreküp genişliğinde bir boşluk oluşur.Oluşan bu boşluğun içine orayı yok edecek kimyasal maddeler verilir.

Ameliyat olmadığından yukarda sayılan problemlerin hiçbiri görülmez hasta hiçbir ağrı duymadan 8-10 dakikada tedavisini yaptırıp aynı anda işine dönebilir.Ameliyatsız kıl dönmesi tedavisi konusunda tecrübeli cerrah tarafından uygulandığında başarı şansı yüzde yüzlere yaklaşmaktadır.Uygun vakalar seçildiğinde genel olarak % 98 başarı öngörülmektedir.

AVANTAJLARI:
-Tedavi 8-10 dakika gibi kısa sürede tamamlanır.
-Hasta tedaviden hemen sonra işine dönebilir hiç iş gücü kaybı olmaz.
-Gerek tedavi anında gerekse sonraki günlerde ağrı olmaz.
-Yataklı tedavi kurumu gerektirmez ayaktan uygulanabilir.
-Narkoz gerekmediğinden riski yoktur.
-Ameliyat sonrası görülebilen kanama ve enfeksiyon gibi komplikasyonlar görülmez.
-Ameliyat olmadığından yara izi ve deformasyon oluşmaz
-Tedavi sonrası pansuman,bakım ve kontrol gerektirmez
-Diğer tedavi yöntemlerinden  % 60 - 90 oranında daha ekonomiktir.
-Tekrarlama ihtimali ameliyatla tedaviye oranla çok daha azdır.
 
DEZAVANTAJLARI:
-Her vakaya uygulanamaz seçici davranmak gerekir.
- İlk seansta % 70-80 oranında tam düzelme gerçekleşir ancak % 20-30 vakada 2 veya 3.seans gerekebilir.
-%1- 3 oranında hiç düzelmeyebilir.

Açık bırakma tekniği

 Kıl dönmesinin olduğu alan genişçe çıkarılır oluşan boşluk kendi haline dolmaya bırakılır.Boşluk alttan dolarken aynı anda ciltle kapanır bu süre zarfında rutin pansumanlar yapılır.Yeni oluşan cilt kılın batmasına karşı daha dirençli olduğundan tekrar kıl dönmesi olma ihtimali diğer ameliyatlardan azdır.
AVANTAJLARI:

 -Ameliyatlar arasında en az tekrarlayan tedavi şekillerinden biridir ( % 5 )
-Cerrah açısından kolay uygulanan bir tekniktir.
-Diğer ameliyatlardan  kısa sürer ( 20-25 dakika)
-Bölgesel uyuşturmayla yapılabilir.
- Hasta açık yara olmasına rağmen 4-10 günde işine dönebilir
-Her vakaya uygulanabilir.

  DEZAVANTAJLARI:

-İş gücü kaybı fazladır
-3-6 ay pansuman gerektirir
-Yataklı tedavi kurumu gerektirebilir.
-Ağrı fazladır.
-Geniş yara izi kalır.
- Yüzde yüze yakın ihtimalle iltihap gelişir ama genellikle ciddi sorun yaratmaz
-İltihaba bağlı aylarca akıntı ve koku olur.
-Ameliyat sonrası erken dönemde kanama olabilir.
-Ameliyat sonrası zorunlu yatış pozisyonu gerekir.

Yarı kapama tekniği

 Kıl dönmesinin olduğu alan keserek çıkarılır oluşan boşluk yanlardaki cilt uç uca değil de zemine dikilir.Uç uca dikilmediği için açık kalır ama açık yönteme kıyasla daha küçük bir yara kalır.Çok tercih edilen bir yöntem değildir.
AVANTAJLARI:

-Cerrah açısından kolay uygulanan bir tekniktir.
-Diğer ameliyatlardan  kısa sürer ( 20-25 dakika)
-Bölgesel uyuşturmayla yapılabilir.
- Hasta açık yara olmasına rağmen 4-10 günde işine dönebilir
-Her vakaya uygulanabilir.               

  DEZAVANTAJLARI:
-İş gücü kaybı fazladır
-3-6 ay pansuman gerektirir
-Yataklı tedavi kurumu gerektirebilir.
-Ağrı fazladır.
-Geniş yara izi kalır.
- Yüzde yüze yakın ihtimalle iltihap gelişir ama genellikle ciddi sorun yaratmaz
-İltihaba bağlı aylarca akıntı ve koku olur.
-Ameliyat sonrası erken dönemde kanama olabilir.
-Ameliyat sonrası zorunlu yatış pozisyonu gerekir
-Tekrar etme yada hiç düzelmeme ihtimali % 10 kadardır

Klasik teknik

 

Uzun yıllardır yapılan bir ameliyattır.Kıl dönmesinin olduğu alan genişçe çıkarılır oluşan açıklık cilt uç uca gelecek şekilde kalın iplerle dikilir.Rutin pansumanlar sonrası 12-14.günlerde dikişler alınır.
AVANTAJLARI:

-Kolay uygulanan bir tekniktir.
-Ameliyat süresi kısadır(25-30 dakika).
DEZAVANTAJLARI:
-Tekrarlama ihtimali çok yüksektir % 30 (% 50 ye çıktığını yazan yayınlar mevcuttur)          
-Narkoz gerektirir
-2 Hafta pansuman ve bakım gerektirir
-10-15 gün iş gücü kaybı olur
-Yataklı tedavi kurumu gerektirir.
-Ameliyatın sonrası ağrı çok fazladır giderek azalan şekilde 10-15 gün devam eder.
-Geniş yara izi kalır.
- Yüzde 10-15 enfeksiyon gelişebilir
-Ameliyat sonrası erken dönemde yara açılabilir.
-Ameliyat sonrası zorunlu yatış pozisyonu gerekir.

Flap yöntemi

 Genel olarak orta hattaki kıl dönmesini çıkarıp yerine yanlardan daha dayanıklı kılsız bir cilt parçasını getirip dikme işlemini içerir.Kıl dönmesi çıkarıldıktan sonra oluşan boşluğa yan taraftan cilt,cilt altı ve kasın zarını içeren bir parça dil şeklinde kökü vücuda bağlı olarak getirilip dikilir.En büyük üstünlüğü tekrarı diğer ameliyatlara oranla daha azdır.Getirilen parçanın şekline yada tarif eden cerrah yada kliniğin adına göre limberg,rhomboid,eliptik,karydakis,modifiye limberg,V-Y flap,Z plasti gibi çeşitli isimler verilmiştir. Küçük ayrıntılar dışında etki ve yan etki konusunda ciddi farkları yoktur.
AVANTAJLARI:
-Tekrarlama ihtimali düşüktür(% 1- 8 ) (çok değişken sonuçlar verilmektedir)
-Gerginlik olmadığından daha az ağrılıdır (klasik ameliyata göre)
DEZAVANTAJLARI:

-İş gücü kaybı fazladır (10-15 gün)
-Narkoz gerektirir(bölgesel uyuşturmayla yapılabilir ama kalite düşer)
-Yataklı tedavi kurumu gerektirir(ayaktan da yapılabilir ama enfeksiyon riski çok yükselir)
-Abartılı bir yara izi olur ( 10-12 cm uzunluğunda büyük bir “Z” harfi şeklinde
- Yüzde 12 civarında enfeksiyon gelişebilir
-Ameliyat sonrası erken dönemde yara açılabilir.
-Ameliyat sonrası zorunlu yatış pozisyonu gerekir.
-Ameliyat sonrası vakum aleti konmazsa kanama ve enfeksiyon riski çok artar.
-Teknik olarak zor bir ameliyattır.
-Uzun sürer (40-45 dakika)

Kapalı pansumansız yöntem ( Asimetrik exizyon primer sütür )

 7-8 yıldır uygulanan ve uygulama kolaylığı sebebiyle giderek yaygınlaşan bir tekniktir.Kıl dönmesinin olduğu alan vücudun tam ortasından değil de bir tarafa kaydırılarak yapılan kesiyle çıkarılır ve cilt karşı tarafa kaydırılarak derinden yüzeye doğru kat kat dikilir. Cilt dikişi estetik dikiş denen şekilde gizli konur bu sayede ameliyat bitiminde belirgin bir açıklık kalmaz.Ameliyat bitiminde konan pansuman ertesi gün alındığında yara kapanmış kabul edilir ve daha fazla yara bakımına ihtiyaç duyulmaz.

AVANTAJLARI:
-Kolay bir tekniktir(flap yöntemlerine kıyasla)
-Ameliyat süresi kısadır(flap yöntemine kıyasla)
-Kalan iz daha kabul edilebilir düzeydedir(diğer ameliyatlara göre)
-Tekrarlama ihtimali % 7 dir (klasik ameliyata göre daha azdır)
-Pansuman ve bakım gerektirmez
DEZAVANTAJLARI:
-Tekrarlama ihtimali  % 7 dir (ameliyatsız tekniğe göre fazladır)         

-İş gücü kaybı fazladır(kapalı densede açılma riski ve ağrı sebebiyle 10 gün)
-Narkoz gerektirir(bölgesel uyuşturmayla yapılabilir ama kalite düşer)
-Yataklı tedavi kurumu gerektirir(ayaktanda yapılabilir ama enfeksiyon riski yükselir)
-Ameliyatın sonrası ağrı fazladır.
-Yara izi olur (kabul edilebilir düzeydedir).
- Yüzde 12 civarında enfeksiyon gelişebilir
-Ameliyat sonrası erken dönemde yara açılabilir.
-Ameliyat sonrası zorunlu yatış pozisyonu gerekir.
-Ameliyat sonrası vakum aleti konmazsa kanama ve enfeksiyon riski çok artar.

30/1/2009

Kemik Erimesi (Osteoporoz)

Osteoporoz (Kemik Erimesi) Nedir?


Daha önceleri ileri yaştaki kadınların sağlık sorunu olarak değerlendirilen osteoporoz, bugün artık erkeklerin de aynı oranda etkilendiğinin ortaya konulmasıyla kadın-erkek ileri yaş nüfusu etkileyen, kemik dokunun en yaygın metabolik hastalığı olarak bilinmektedir.

Birim hacme düşen kemik kütlesinde azalma olarak tanımlamaktadır. Kemik doku kalsiyum kaybederek, delikli, zayıf ve kolay kırılabilen bir doku haline gelir.

Kemiklerimiz canlı dokulardır. Hergün bizler farkında olmadan eski ve hasarlı olan hücreler yıkılır, yerine genç ve dinamik hücreler geçerek yeniden yapılırlar. Yapım ve yıkım arasında hayatın ilk 30 yıllık döneminde yapım lehine olan süreç, bu yaşlardan sonra yıkım lehine olmaya başlar. Başka bir ifadeyle hayatın ilk 30 yılı sonunda kemik kütlesi en üst düzeydedir. O nedenle bu yaşa kadar kemik bankamızda ne kadar çok kemik biriktirirsek, ileri yaşlarda o kadar avantaj sağlanacaktır.

Belirtiler:
Başlangıçda herhangi bir bulgu vermediğinden sinsi bir hastalık olarak bilinir. Klinik belirtilerin bir çoğu kırık sonrası ortaya çıkmaktadır. Bel ve sırt ağrısı, boy kısalması, sırtta kamburluğun görülmesi, el bileği, kalça, omurga ve diğer bölgelerde meydana gelen kemik kırıkları uyarıcı olmalıdır.

Kadınlarda daha sık görülmektedir.

Beyaz tenli, açık renk gözlü ve Asyalı olmak.

Menopoz nedeniyle kadınlarda östrojen hormonu seviyesi azalır, bu nedenle menopoza girmiş kadınların 1/3’ünde osteoporoz görülür. Cerrahi nedenlerle (yumurtalıkların çıkartılması) de osteoporoz gelişir.

İleri yaş nedeniyle yapım-yıkım dengesi, yıkım lehine bozulmuştur.

Erkeklerde testosteron hormonundaki azalma ile kemik kütlesinde azalma olmaktadır.

Beslenme bozukluğu nedeniyle (yetersiz kalsiyum alımı) gelişebilir.

Fiziksel aktivite azlığı (sedanter-hareketsiz yaşam), kemik kütlesini ve kuvvetini azaltır.

Sigara ve alkol kullanımı, kolalı ve kafeinli içeceklerin aşırı tüketimi.

Bazı ilaçların kullanımı (steroidler, tiroid ilaçları, antikonvülzanlar, antikoagülanlar, aliminyum içeren antiasitler, bazı kanser ilaçları gibi).

Bazı hastalıklar (şeker hastalığı, tiroid bezinin fazla çalışması, mide-barsak operasyonu geçirenler, felçler).

Tanı:
Standart grafilerle bu hastalığın tanısının konulabilmesi için kemik kaybının %30 gibi orana ulaşması gerekmektedir. Bu nedenle erken tanıda kemik yoğunluğu ölçümleri (kemik dansitometrisi) yapılmalıdır.

Korunma:
Risk faktörleri arasında sayılan cins, ırk gibi değiştirilemez bazı nedenler dışında diğer risk faktörlerinden uzak durmak gerekmektedir. Bunların yanısıra uygun diyet (günlük en az 1.000 mg kalsiyum ve D vitamini alımı, vejeteryan diyet, protein ve karbonhidrat alımının azaltılması, balık, ayçiçeği, kuru baklagiller, badem, fındık, yerfıstığı, mısır, kuru kaysı, elma, muz, kivi tüketimi) ve doktorunuzun önereceği düzenli egzersiz osteoporozdan uzak kalmada çok önemli yer teşkil etmektedir. D vitamininin %50’sinden fazlası ciltte oluştuğundan güneş ışınlarından mümkün olduğu kadar yararlanılması gerekmektedir. En ideal egzersiz ise hergün tempolu bir şekilde yapılan yarım saatlik yürüyüştür. Yürüyüşün dışında yüzme ve bisiklet de çok faydalıdır.

Tedavi:
Hormon replasman (yerine koyma) kalsiyum, kalsitonin, bifosfanatlar, D vitamini, anabolik steroidler, floridler, paratiroid hormonu gibi ilaçlar uygun kombinasyonlarda kullanılmaktadır.

Osteoporoz tedavisinde kullanılan ilaçlar ve diğer yöntemler mutlaka doktorunuzun kontrolünde kullanılmalıdır.

Osteoporozda Rehabilitasyon:
Osteoporozda ilaç tedavisi yanında Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon yöntemlerinin uygulanması önemli yer tutmaktadır. Bu yöntemler kemik kütlesini arttırmaya, komplikasyonları önleme ve tedavi etmeye yöneliktir. Bu sayede kemik kütlesi artar, düzgün postür sağlanır, kas gücü, denge ve koordinasyon gelişir, düşme ve kırık oluşumu engellenir, akut ve kronik ağrı kontrol altına alınır, hareket özgürlüğü ve günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlık sağlanarak yaşam kalitesi yükseltilmiş olur.

 

 

30/1/2009

Kabızlık

Kabızlık yani konstipasyon, bağırsak hareketlerinin olağan haline göre azalması durumuna denir. Bağırsak fonksiyonu, normal olarak bireyden bireye farklılık gösterir. Bir kişi için günde 3 defa dışkılama normal iken başka birisi için haftada 3 defa dışkılama normal sayılabilir. Tanım olarak kabızlık dışkılama işleminin haftada 2 yada daha az olmasına denir. Bazı insanlar yablış bir inanışla kabızlığın anlamını dışkılama güçlüğü veya sert dışkı diye kabul ederler.

Son yirmi yıl içinde barsak sendromu tanısında kolaylık sağlayan bazı kriterler ortaya sürülmüştür. 1978'de Manning ve ark. karın ağrısı ve dışkının görünüşüne göre tanı kriterleri belirlemişlerdir. 1989'da Roma'da gözden geçirilen bu kriterlere 1998'de yine Roma'da Roma II kriterleri adı altında son şekli verilmiştir. Buna göre aşağıda yazılı kriterlerden en az iki tanesinin veya daha fazlasının, bir yıl içinde en az 12 hafta devam etmesi (ardışık olması gerekmez) halinde durumun, kabızlık rahatsızlığı olarak kabul edilmesi kararlaştırılmıştır.

Roma Kriterleri II

Karın ağrısı veya rahatsızlık hissinin son 12 ayın birbirini takip eden veya etmeyen 12 haftasında veya daha uzun bir süresinde aşağıdaji özelliklere sahip olması:
Defekasyon veta rahatsızlık hissinin:
1. Dışkılama ile kaybolması veya azalması
2. Dışkılama sıklığındaki değişme ile ilişkili olması
3. Dışkının şekli veya görünümündeki değişiklik ile ilişkili olması

Hastalık süresi veya günlerinin %25'inde, aşağıdaki semptomlardan bir veya daha fazlasının bulunuşu :
1. Dışkılamanın haftada 3'ten az sayıda oluşu
2. Dışkılama sırasında ıkınma (strainning)
3. Parça parça veya sert dışkı yapma)
4. Tam boşalamama hissi
5. Dışkılama sırasında tıkanma (engellenme) hissi
6. Haftada 2 yada daha az dışkılama

Kabızlığın Görülme Sıklığı Ve Toplumdaki Önemi

Kabızlık, en sık doktora müracaat edilen hastalıklardan biridir. Genelde ileri yaşlarda görülmesine karşın toplumun her kesimini etkileyebilir. Kadınlarda erkeklere göre 2-3 kat daha fazla rastlanır. Bütün erginlerin yaklaşık üçte biri yaşantılarının muayyen bir zamanında bir anus veya rektum hastalığından şikayetçi olmaktadırlar; hemoroid (basur), fissür veya fistülalar gibi

Dışkılama Mekanizması Nasıl Çalışır?

İnce barsaklardan yarı sıvı kıvamda gelen barsak içeriği kalın barsağın ilk kısmına gelir. Burada suyu emilerek dışkının normal kıvamı oluşmaya başlar.
Kalın barsağın 3 türlü hareketi vardır.
1-Barsak içindeki materyalin suyun emilmesini arttırıcı olarak kasılması
2-Suyun emilmesini devam ettirici ileri-geri kısa hareketler.
3-Dışkının kalın barsak içerisinde ilerlemesini sağlayan ileri-itici hareketler.

Bu işlemler sonucunda kıvamı koyulaşan gaita, son barsağın üst kısmına gelip burada depolanır. Genellikle yemeklerden sonra gastroenterik reflex ile gaita son barsağa doğru itilir. Son barsak içinde birikmeye başlayan gaita, son barsak duvarını gererek dışkılama ihtiyacı meydana getirir. Son barsak kaslarının, karın içi adelelerin kasılması ile dışkılama meydana gelir.

Kabızlığın yaygın nedenleri;

Diette yeterince lif alınmaması
Fiziksel aktivite azlığı (özellikle yaşlılarda)
Tıbbi tedaviler
İrritable kolon sendromu
Rutin yaşamı değiştiren durumlar (gebelik, yaşlanma, seyahat)
Aşırı laksatif kullanımı
Dışkılama ihtiyacının uygun koşullar olmadığı için baskılanması,
Dehidratasyon (sıvısız kalma)

Kabızlığın diğer nedenleri :
Doğuştan olma bozukluklar,
Kültürel, psikolojik, çevresel faktörler,
Barsakta gaitanın ilerlemesini zorlaştıran hastalıklar,
Yaşlılarda uygun dışkılama pozisyonunu engelleyen bozukluklar,
Eklem sorunları,
Parkinson hastalığı gibi bazı nörolojik hastalıklar kabızlık nedeni olabilir.
Bu saydığımız nedenler dışında ülkemizde ve batı dünyasında en sık kabızlık nedeni, kabızlık giderici ilaçlarının yanlış ve uygunsuz kullanımıdır.

Kabızlık Nasıl Oluşur?

1-Kalın barsağın ilk kısmına ulaşan materyalin azlığı (açlık ve posa bırakmayan diyetle beslenme sonucu)
2-Kalın barsağın dışkıyı ileri doğru iten hareketlerin azalması (bazı nörolojik hastalıklarda olduğu gibi)
3-Dışkılama mekanizmasının bozulması (son barsak ve anüse organik, nörolojik, psikolojik nedenlerle dışkının dışarı atımını engelleyen olaylarda olduğu gibi) ile meydana gelir.

 

 

Kabızlıktan Korunmak İçin Neler Yapılmalıdır?

Bazı basit uygulamalarla belirtileri azaltmak ve kabızlıktan korunmak mümkündür. Aşağıdaki önerilere uyulması kabızlık sorununu çözmede yardımcı olur.

Daha fazla fiber (lifli gıda) tüketilmesi

Meyvelerin kabuklarını soymadan yenmesi

Kurutulmuş meyve yenmesi (kayısı, üzüm, erik vs)

Kabuklu çiğ sebze tüketilmesi

Daha fazla su içilmesi (günde 8-10 bardak sıvı veya su )

Düzenli egzersiz yapılması (düzenli yürüyüş, karın egzersizleri)

Düzenli dışkılama alışkanlığı kazanılması

Düzenli yemek yenmesi. (Yiyeceklerin iyi ve yavaş çiğnenmesi)

Stresin azaltılması

Dışkılama uyarılarının engellenmemesi. (Dışkılama gelince ertelenmemeli. Acele etmeden, rahatça gevşeyerek zorlamadan dışkılama yapılması. Geciktirmek ileride daha fazla gerilime neden olur.)

Lif nedir?

Lif bitkisel yiyeceklerin sindirilmeyen kısımlarıdır. 2 çeşit lif vardır. Suda eriyen ve erimeyen. Suda eriyen lifler kalın barsaktaki bakteriler tarafından sindirilirler. Yulaf kepeği suda eriyen liflere örnektir. Kan kolestrolünü düşürmede yardımcıdır. Suda erimeyen lifler kabızlık için en iyileridir. Buğday kepeği, tahıl taneleri ve elma, armut gibi çeşitli meyvelerin kabukları örnek olarak verilebilir.

Lif kabızlığı önlemede niçin bu kadar önemli?

Dışkının bağırsakta daha kolay ilerlemesini sağlıyor;dışkının bağırsakta kalış süresini kısaltıyor.

Kan şekeri düzeyini dengeliyor.

Kolesterol seviyesini düzenliyor,böylece kalp hastalığı riskini azaltıyor.

Hemoroid, divertikül,safra taşları,böbrek hastalıkları,kabızlık ve kolon kanserine karşı koruyucu.

Bağırsakta toksinlerin, maya mantarlarının ve hastalık yapıcı bakterilerin oluşmasını azaltıyor.

Lifi hangi gıdalardan alabilirsiniz ve ne miktarda almalıyız?

Uygun bir barsak hareketi için günde 30-35 gram lif alınmalıdır. Liften zengin bir çok yiyecek vardır. Meyve, sebzeler, kepekli undan yapılmış ekmek en mükemmel örnekleridir. Beyaz pirinç yerine kahverengi pirinç kullanılmaktadır. Kepek büyük bir lif kaynağıdır. Çeşitli doğal tahıl ürünlerinde bolca bulunur. Diğer yiyeceklere karıştırılarak hazır kepek yenebilir.

30/1/2009

Gece Körlüğü



Gözün loş ışığa hemen uyum sağlayamaması anlamına gelen gece körlüğü, özellikle gece sürücüleri için sorun yaratır. Ender görülen bu rahatsızlık, genellikle kötü beslenmeden kaynaklandığından, kolaylıkla tedavi edilebilir. Gece körlüğü kavramı, bu hastalıkta geceleyin görme bütünüyle yitirilmediği için biraz yanıltıcıdır. Gece körlüğünde, ışık azaldığında, sağlıklı insanlara göre görüş de azalır.

Nedenleri
Gece körlüğünün en sık rastlanan nedeni A vitamini yetersizliğidir. A vitamini, gözün parlak ışıktan loş ışığa geçişe uyum sağlaması için gereklidir. Gözün ağtabakasında (gözün gerisindeki, ışığa duyarlı alan) koni ve çomak biçimli, iki tür alıcı hücre vardır: Koni biçimli hücreler ağtabaka merkezinde yoğunlaşmıştır ve yalnızca parlak ışıkla uyarılırlar. İşlevleri rengin ve ayrıntıların algılanmasıdır. Çomak biçimli hücreler ise, bu alanın çevresinde bulunurlar ve gün ışığnıda neredeyse hiç işlev göremezler. Çok düşük şiddette ışık düzeylerine yanıt verirler ve ışık zayıfken bile nesnelerin görülmesini sağlarlar. Çomak biçimli hücreler, gece görmeyi sağlamak için harekete geçirilmesi gereken, ışığa duyarlı "rodopsin" adlı pigmenti içerirler. Rodopsinin loş ışıkta görme için etkileşmesi gerekir. Bu işlemse A vitamini gerektirir. Bu nedenle A vitamini olmadığında loş ışığa uyumda azalma olur.

Belirtileri
Çoğu kişide çomak hücrelerle görmeye geçiş yarım saati bulan süreler alır. Gece körlüğü olanlar hem normalden daha az uzaklığı ve daha az ayrıntıyı görürler hem de gece görüşüne uyum sağlamaları daha uzun zaman alır. Bu durum, özellikle gece araç kullananlarda önem kazanır. Gece körlüğü olan kişi, yaklaşan bir arabanın farlarını normal biri gibi seçer ama araba geçtiğinde karanlığa uyum göstermesi daha uzun sürer ve bir süre için yalnızca önündeki kısa bir uzaklığı seçebilir.

Tedavisi
Gece körlüğü genellikle doktor kontrolünde A ve D vitamini desteği ile tedavi edilir.

 



« Önceki::

Blogcu ile yapıldı