HOŞ GELDİNİZ

1/2/2009

Genital Siğil (Kondilom)

Kondilom ya da condyloma accumunata adı verilen genital siğil pek çok kadına sıkıntı veren tatsız lezyonlardır. Tekrarlama eğiliminin olması çoğu zaman kadının moralini bozar. Kondilomlar cinsel yolla bulaşan ve human papilloma virus (HPV) adı verilen bir virusun neden olduğu enfeksiyonlardır.

Kondilomlar cinsel yolla bulaşan ve human papilloma virus (HPV) adı verilen bir virusun neden olduğu enfeksiyonlardır.


HPV sadece genital siğillere neden olmaz. Bu virusun 60'dan fazla değişik alt grubu vardır ve bu gruplardan bazılarının rahim ağzı kanserine neden olduğu bilinmektedir. Bazı tipleri ise anus kanserine yol açabilmektedir. Her HPV enfeksiyonu kondilom ya da kansere neden olmaz. Aslında çoğu enfeksiyon belirti vermeden geçirilir. Kişinin bağışıklık sistemi bu virüs ile başedebilir ve belirtiler ortaya çıkmadan hastalık etkisiz hale getirilir. Ancak bu başarı HPV'nin tehlikesiz olduğu sonucunu çıkarmaz. HPV enfeksiyonunun henüz bir tedavisi ya da aşısı olmadığından bu hastalığın tedavisinde en önemli faktör hastalığı bilmek ve

Bulaşma genital HPV hastalığı taşıyan bir bireyle girilen her türlü cinsel ilişki ile bulaşabilir. Virüs, ilişki sırasında ciltte ortaya çıkan mikroskopik yırtıklar ve sıyrıklar vasıtası ile ciltten cilde temas yolu ile bulaşır. Virüsün erkek menisi içinde de saptanması vücut sıvılarının teması yolu ile de bulaşabileceğini düşündürmektedir. Virus ile tamas eden herkesde enfeksiyon bulguları ortaya çıkmaz ancak kondilom ortaya çıkan bireylerin %60-90'ının partnerinde de virüs olduğu saptanmıştır. Virüs birkere vücuda girdikten sonra uzun yıllar sessiz kalabilir. Cinsel yönden aktif olan herkeste görülebilir. En çok birden fazla sayıda partneri olan, ya da partneri birden fazla kişi ile birlikte olmuş 15-30 yaş arası kişilerde görülür. Gebelik esnasında çok hızlı bir seyir izler. Nadiren anneden bebeğine geçebilir.

Kuluçka dönemi
Kuluçka süresi belirli değildir. Virüsle temasdan aylar ya da yıllar sonra bulgular ortaya çıkabilir. Hastaların büyük kısmında 1-6 ay içinde belirti verir.

Belirtileri
Genelde dış genital bölgede küçük siğiller ortaya çıkar. Bunlar kişinin kendisi tarafından görülebilir ya da elle hissedilebilir. Siğiller yumuşak, pembe-beyaz renkli, karnıbahar benzeri oluşumlardır. Tek ya da grup halinde olabilirler. Zaman zaman dışarı kabarık olmayıp düz olarak bulunurlar. Nadiren vajina içinde,makat çevresinde ağız ve boğazda da görülebilirler. Kondilomda ağrı olmaz, fakat arasıra kaşıntı ve yanma görülebilir.

Tedavi olmadığı taktirde siğiller hiçbir değişikliğe uğramadan uzun bir süre kalabilir, acak bu davranışları oldukça nadirdir. Genelde sürekli olarak büyüme ve yayılma eğilimleri vardır. Kondilom ile birlikte başka bir vajinal enfeksiyon varsa bu büyüme daha hızlı olur. Çoğunlukla vücudun nemli ve sıcak bölgelerine doğru yayılma gösterir. Eğer vajina ve makat civarında anormal renk ve şekil değişiklikleri ile anormal kabarıklıklar görülürse, genital bölgede kaşıntı, yanma ve kanama varsa,partnerde kondilom var ise ya da daha önceden geçirmiş ise mutlaka bir jinekolojik muayeneden geçmek gerekir.

Tanı
Tanı muayene esnasında lezyonların görülmesi ile konur. Bazen bazı solüsyonlar uygulanarak ciltteki renk değişikliklerinden siğil olup olmadığı anlaşılabilir. Dıştan görünen herhangi bir lezyonun olmadığı durumlarda rahim ağzının büyüteç benzeri kolposkop adı verilen bir cihaz ile incelenmesi ile tanı konabilir. Smear testi kondilomun tanı ve takibinde son derece önemlidir. Hayatının herhangi bir döneminde kondilom geçiren kişiler yılda bir defa smear yaptırmalıdırlar. Kondilom tanısı konan kişilerin partnerleri de mutlaka muayene olmalı ve gerekir ise tedavi edilmelidir. Çünkü tedavi edilmemiş bir eş enfeksiyonun sürekli yeniden bulaşmasına neden olabilir.

Tedavi
Kondilom ihmal edilmemesi gereken bir hastalıktır.Tedavide virüsü yok etmek mümkün değildir. Tedavi sadece siğilleri ortadan kaldırır. Pek çok vakada tek sefer tedavi yeterli olmamakta en az 2 seans gerekmektedir. Tedavide tıbbi ve cerrahi yaklaşımların ikiside uygulanabilir. Tıbbi tedavi olarak dıştan sürülen bazı ilaçlar kullanılabilir ancak bu uzun süreli ve zahmetli bir tedavidir. Çoğu ilaç hasta tarafından değil hekim tarafından uygulanmalı ve direk lezyonun üstüne tatbik edilmelidir. Normal dokuya temas ettiğinde pekçok ilaç tahribata neden olur. Bu nedenle son derece dikkatli uygulama gerekir. Bazı ilaçlar ise direk olarak lezyona hekim tarafından enjekte edilir.

Cerrahi tedavide en çok uygulanan yöntem lezyonun yakılması ya da dondurulmasıdır. Burada amaç lezyonun tahrip edilmesidir. Dondurma işleminde (krioterapi, cryotherapy) sıvı nitrojen ya da karbondioksit kullanılır. yakma işleminde ise laser ya da elektrokoter uygulanır. Bazı büyük lezyonlar cerrahi olarak çıkarılmayı gerektirebilir. Dondurma hariç diğer cerrahi işlemler için lokal ya da tercihan genel anestezi uygulanır.

Önlem
Genital siğil riskini azaltmanın en etkili yolu birden fazla sayıda partner ile birlikte olmamaktır. Ancak bunun mümkün olmadığı durumlarda prezervatif en etkili önlem yoludur. Prezervatif siğillerin yanısıra cinsel yolla bulaşan AIDS'de dahil olmak üzere pekçok hastalığa karşı koruma sağlar. Siğiller kondomun kapladığı alan dışında da bulunabildiğinden prezervatif zaman zaman etkisiz kalabilir.

 

 

1/2/2009

GENİTAL ÜLSER HASTALIKLARI 3

 Bu grupta yeralan hastalıklar cinsel yolla bulaşan ve erkek ve kadında genital bölgede ülser (yara şeklindeki lezyon) oluşumuyla belirti veren hastalıklardır. Bu grupta en sık Herpes Simpleks enfeksiyonu (genital "uçuk" hastalığı) ve sifiliz (frengi) görülür. Diğer genital ülser hastalıkları nispeten daha ender görülür (şankroid, lenfogranuloma venereum ve granuloma inguinale). Genital bölgede ülser behçet hastalığı, kanser, ilaç allerjisi gibi nedenlere bağlı olarak da görülebilir.

Şankroid Haemophilus ducreyi

Şankroid Haemophilus ducreyi adlı bakterinin neden olduğu ve ağrılı, inatçı genital ülserlere yol açan cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır. Şankroid vakalarının sayısı son zamanlarda artmıştır. Şankroid ülseri olan kişinin, virüse maruz kalırsa insan bağışıklık eksikliği virüsüyle enfekte olma olasılığı daha yüksektir.

Belirtiler

Enfeksiyondan 3-7 gün sonra başlar. Genital organlar ve anüs çevresindeki küçük, ağrılı torbacıklar patlayarak yüzeysel ülserler oluşturur. Ülserler büyüyüp birleşebilir. Kasıktaki lenf düğümleri duyarlıdır, bunlar büyür ve birleşerek apse oluşturur. Apsenin üstündeki deri kızarır, parlaktır ve patladığında içinden irin çıkar.

Şankroid tanısı görünümüne ve başka ülser nedenleri için yapılan test sonuçlarına bağlıdır. Ülserden irin örneği alınması ve laboratuvarda bakterinin üretilmesi teknik açıdan güçtür, ancak tanı koymada yardımcı olabilir.

Tedavi:
En az bir hafta süreyle antibiyotik tedavisi uygulanır. Şişmiş lenf düğümünde irin şırıngayla alınabilir. Şankroid olan hasta enfeksiyonun iyileşmiş olduğundan emin olmak için en az 3 ay doktor tarafından izlenmelidir. Mümkünse cinsel ilişkide bulunduğu bütün partnerler bulunarak muayene edilmeli ve gerekirse tedavi edilmelidir.

Lenfogranüloma Venereum  = Lenfogranüloma İnguvinale

Cinsel ilişki ile bulaşan bakteriyel etkenle ortaya çıkan Lenfogranüloma Venereum, özellikle tropikal ve subtropikal bölgelerde daha sık gözlenir. Erkeklerde, kadınlardan daha sık görülür.

Hastalığa neden olan etken dış genital bölgedeki deri çatlaklarından girer. Lenf sistemi yoluyla apseler oluşturur. Erkeklerde bu hastalığın seyri, genellikle kasık bölgesinde birbiriyle birleşen apseler görüntüsündedir. Kadınlarda ise, lenfatik sistemin tıkanmasına kadar gidebilecek ağır tablolar olabilir.

Hastalıkta, bakteriyolojik ve serolojik testler ile tanıya gidilir. Lenfogranüloma’da tedavinin amacı ileri gidebilecek hasarlar oluşmadan hasarı mümkün olduğunca önlemektir. En az iki hafta boyunca devam edecek olan Tetrasiklin, Doksisiklin etken maddesi içerikli oral tabletler tedavide etkin olarak kullanılmaktadır.

Ulkusmolle = Şankroid

Nadiren gelişmiş ülkelerde de görülebilen, ancak sıklıkla tropikal ülkeler ve yaşam standartları düşük olan ülkelerde görülen bir bakteriyal cinsel yolla bulaşan hastalıktır.

Ulkusmolle hastalığında genital bölgede dokunmakla kolayca kanayan, yumuşak bir yara gelişir. Bu yara ceraatlidir ve kokuludur. Bu yaradan çok sayıda olabilir. Yaralar anal bölgede de görülebilir. Yaraların ortaya çıkmasından haftalar sonra, lenf bölgelerinde şişlikler görülür. Büyüyen bu lenf nodülleri birleşerek apseler oluşturabilir.

Hastalığın tanısında hastalığa neden olan bakterinin genital yaradan sürüntü alınarak teşhis edilmesi mümkündür.

Tedavide kombine antibiyotikler tercih edilmektedir.

Granüloma İnguinale

Granüloma inguinale (GI) gramnegatif bakteri Calymmatobacterium granulomatis’in neden olduğu, esas olarak genital, inguinal ve anal bölge cilt ve ciltaltı dokusunu tutan, cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır.

Hastılık, Asya, Afrika ve Amerika’nın subtropikal bölgelerinde sıktır. Gelişmiş ülkelerde nadirdir. 1972 yılında İngiltere’den 5, ABD’den 168 vaka bildirilmiştir, sosyoekonomik durumu düşük olan toplumlarda, yüksek olanlara göre homoseksüellerde, heteroseksüellere göre daha sıktır.

Tedavi için bir doktora gidilmesi en doğrsudur.

 

 

 

 

1/2/2009

GENİTAL ÜLSER HASTALIKLARI 2

 Bu grupta yeralan hastalıklar cinsel yolla bulaşan ve erkek ve kadında genital bölgede ülser (yara şeklindeki lezyon) oluşumuyla belirti veren hastalıklardır. Bu grupta en sık Herpes Simpleks enfeksiyonu (genital "uçuk" hastalığı) ve sifiliz (frengi) görülür. Diğer genital ülser hastalıkları nispeten daha ender görülür (şankroid, lenfogranuloma venereum ve granuloma inguinale). Genital bölgede ülser behçet hastalığı, kanser, ilaç allerjisi gibi nedenlere bağlı olarak da görülebilir.

FRENGİ (sifilis) 1
Ülkemizde frengi, belsoğukluğundan daha az görülen bir hastalıktır. 2.Dünya savaşı sırasında dramatik olarak artış göstermiştir.
Şimdilerde genç erkekler arasında yaygın olan bir hastalıktır. Bunların yaklaşık %50’si homoseksüel yada biseksüeldir. Ancak buradan Frengili erkek hastalar hakkında yanlış bir kanı ortaya çıkmasın.
Hastalığı yapan etken spiroket bir bakteridir. 1905'de, Schaudinn ve Hofmann tarafından bulunmuş ve Treponema Pallidum adı verilmiştir.

Klinik olarak Frengi, doğuştan ve tedavi edilmemiş olarak 4 ayrı evrede ortaya çıkar:

1.Aşama (10 - 90 gün )
Bu dönem hastalığın tedavisi için en uygun dönemdir.
Bir hafta ile üç ay içinde gelişen şankır ile kendini gösteren evredir.
Vücuda giriş yerinde mercimek büyüklüğünde kırmızı, ağrısız bir kabartı, şişkin ve düzgün kenarlı bir genital ülser ile kendini belli eder. Buna "frengi şankrı" denir. Frengi şankrı, ağrısızdır, çok defa bir tanedir. Şankır çıktıktan 8-10 gün sonra, o bölgenin lenf bezlerinde frengi mikropları yerleşerek onları şişirirler. Bezler sert ve ağrısızdır. Şankır kendiliğinden yavaş yavaş iyileşir. Kadın hastaların %50’si ve erkek hastaların %30’u şankır’ı fark etmeyebilirler.

2.Aşama (1-3 ay )
Bu evrenin en sık görülen bulgusu “deri döküntüleri”dir. Mikrobun vücuda girişinden yaklaşık iki ay sonra, vücuttaki bütün “lenf bezleri şişer”ler ki bu ikinci devrin ilk belirtisidir. Dış genital organlarda ve anogenital bölgelerde lezyonlar “kondiloma lata” diye adlandırılan geniş kabarık plaklar şeklinde olabilir. Düzensiz bir ateş, geceleri artan baş ağrısı, düşkünlük, iştahsızlık, terlemeler, kemiklerde geceleri artan ağrılar ve uyutmayan sinirsel ağrılar gibi genel semptomların görüldüğü evredir. Dalak büyüyebilir ve sarılık da olabilir.

Latent Frengi

İkincil Frengi’li tedavi edilmemiş tüm hastalar 4-12 hafta içinde kendiliğinden gerileme gösterir ve Latent yani Gizli Frengi denen döneme girer. Bu zaman aralığı belirtisiz bir dönemdir. Bu dönemde hastalar ya ara ara İkincil Frengi atakları ya da belirtisiz bir hastalık geçirirler.

3.Aşama (4-10 yıl sonra )

Dördüncü yıldan sonra başlar. Tedavi edilmeyen hastaların yaklaşık 1/3’ünde bu evreye ulaşılır.Bu devrede mikrobun gücü azaldığı için, bulaşma özelliği de azalmıştır. Bu dönemde vücutta pembemsi, 1-2cm çapında halkalar yapabilen lekeler görülür. Genellikle kalp ve damar sistemini tutar. Daha az sıklıkla da sinir sistemini tutar. Karaciğerlerde gom adı verilen kaba nodüller oluşur. Karaciğerin bu görünümüne hepar lobatum adı verilir. Ayrıca kemik, eklem ve testis gibi organlar da gomlar görülebilir.

4-Doğumsal Yolla

Doğuştan olan frengi, frengili bir kadının hamileliği sırasında mikropların bebeğe geçmesinden dolayı ortaya çıkar. Ancak belirtiler fötüs 4. aydan sonra etkilendiğinde ortaya çıkabilir.

Doğuştan olan frengi üç bölümde incelenir:

Cenin frengisi: Cenin, genellikle 6-7. aylarda ölür ve düşük halinde dışarı atılır.
Süt çocuğu frengisi: Belirtiler ya doğarken vardır veya birkaç hafta sonra ortaya çıkarlar. Çocuğun el içi ve ayak tabanlarında içi su dolu kabarcıklar vardır. Özel bir nezle hali vardır. Dalak büyük olup yalancı felç de görülür. Deride ve ağız içinde çeşitli frengi hasarları görülür.

Gecikmiş çocukluk frengisi: Belirtiler dört ve daha ileri yaşlarda ortaya çıkarlar. Burada damak iltihaplanması, çentikli dişler, gözün camsı cisminde bozukluk, burun çöküklüğü ve iç kulak sağırlığı söz konusudur. Damak kırmızı ve ağrılı bir hal alır, ağzın içi beyaz kabarcıklarla çevrelenir ve ateşli nöbetler geçirilir.

Genel Belirtiler
Genital bölge ve kasıklarda rahatsızlık,
Yorgunluk,
Mercimek büyüklüğünde kırmızı ve ağrısız bir kabartı,
Vücuttaki bütün lenf bezleri şişerler,
Deri altı nodülleri,
Şaç dökülmesi,
Alında sert şişlikler,
saç dökülmesi,
Dudak üzerinde beliren sertlikler,
Deri renginde değişiklikler,
Deride pembe lekeler,
Deride küçük kabartılar,
Deride cerahat toplantıları,
Boyun bezlerinin şişmesi,
Cerahatli yaraların olması,
Kolda akıntılı yaralardır,
Menenjit,
Çeşitli felçler,
Körlük,
Sağırlık,
Kalp hastalıkları,
Ölüm.

Korunma Yolları
Kuşkulu cinsel temastan uzak durmak,

Tek eşlilik,
Kondom kullanmak,
Gebelerin sifiliz yönünden taranması.

Bulaşma Yolları
Cinsel Temas: Vajinal, anal veya oral seksle,
Doktor ve hastabakıcılarda mesleki olarak,
Kan nakli,
Ceninin virüsü taşıyan anneden hastalığı alması.

Tanı

Hastalığın hikayesi,
Fizik Muayene,
Karanlık Saha Mikroskobisi: Şankırın tabanından kazınarak alınan materyalin mikroskop altında incelenmesinde spiroketlerin görülmesi gerekir.
Frengiye Özgül Olmayan Testler:VDRL veya RPR Testleri ( Tarama testi olarak kullanılırla.)
Frengiye Özgül Testler: FTA-ABS, TPHA, ELISA Testleri ( Tanıyı doğrulamak için kullanılırlar.)

Tedavi
Penisilin.
Tedavi doktor kontrolü altında yapılmalıdır.
Tedavinin etkinliği özel frengi testleri yapılarak araştırılır.
Frengi Hakkında Bilinmeyenler
Bir kişi Frengi geçirip tedavi edildikten sonra tekrar Frengi’ye yakalanabilir, tekrar bulaşabilir ve hastalık oluşabilir.
Enfekte kişiyle cinsel temas sonrası bulaşma riski yaklaşık 1/3’tür.

Frengi olanlarda HIV enfeksiyonu yani AİDS, olmayanlara göre 2 - 5 kat daha fazla görülür.
Tuvaletlerden, hamamlardan, saunalardan, kapı kollarından, yüzme havuzlarından, giyim eşyaları ve ortak kullanılan araçlardan ve gereçlerinden bulaşmaz.
Bütün vücudu etkileyen bir hastalıktır.
Erken gebelik döneminde hastalığa yakalanıldığında enfeksiyon plasenta yoluyla bebeğe bulaşabilir ve doğacak olan bebekte çok ciddi anomalilere yol açabilir.
Frengi mikrobu çok dayanıksız bir yapıya sahiptir. Nemli yerlerde bir süre canlı kalabilirse de kuruluğa hiç dayanamaz. Sabun ve antiseptik maddelere karşı direnci hemen hiç yoktur.
Anne Frengi hastasıysa, gebelik sırasında bebeğe geçme riski yüzde 40’dır.
Annenin frengi virüsü taşıdığının saptanması halinde bebeğin, annenin genital organıyla temas riskini ortadan kaldırmak için sezaryenle doğumu gereklidir.
Frengili doğan bebeklerin yaklaşık yüzde 10’u doğumdan sonra kaybedilir.
Yüzde oluşan frengi yaraları oral seks ile genital bölgeye taşınabilir.
Elle yapılan temasla da frenginin genital bölgelere taşındığı nadir de olsa görülmektedir.
Çoğunlukla genital organlar ve dudaklarda görülen frengi, yanaklar, burun kenarları, göz çevresi, kasıklar gibi vücudun diğer bölgelerinde de görülebilir.

Frengi (sifilis) hakkında 2
Frengi, Treponema pallidum adı verilen bir bakterinin (mikrop) neden olduğu cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır. Tedavi edilmediği takdirde, bu bakteri zaman içerisinde vücuda yayılarak birçok organda hasara neden olur.

Yaygınlık

Frengi en sık rastlanılan cinsel yolla bulaşan hastalıklardan biridir. 1995 yılı Dünya Sağlık Teşkilatı tahminlerine göre her yıl yaklaşık 12 milyon kişi hastalığa yakalanmaktadır. Hastalık en sık Güney ve Güneydoğu Asya'da görülmektedir. Son yıllarda Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Bağımsızlıklarını Yeni Kazanmış Devletler'de de hastalığın giderek arttığı bildirilmektedir.

ilk Belirtiler

Hastalık; penis, vajina, anüs (makat) ya da ağız yolu ile bulaşır. Mikrobun sağlam kişiye bulaşmasından sonra ilk belirtiler 10 gün ile 3 ay içerisinde ortaya çıkar. Hastalıkta bir veya daha fazla sayıda, üstü açık, bir santimetre boyutlarında , sert, ağrısız "şankır" adı verilen yaralar oluşur. Bu yaralar, genelde bakterinin ilk bulaştığı cinsel organlar etrafında oluşur. Mikrop daha sonra kan yolu ile bütün vücuda yayılır. Kasık ve boyun lenf bezleri şişebilir.

Frengi şankırı ne zaman ortadan kalkar

İster tedavi edilsin ister edilmesin frengi şankırı birkaç hafta içerisinde kendiliğinden kaybolur. Tedavi görmeden yaraların iyileşmesi hastalığın iyileşmesi anlamına gelmez. Bu devrede tedavi edilmeyen hastalarda hastalık ilerler.

Şankır döneminde tedavi edilmez ise

Hastalık şankır döneminde tedavi edilmez ise, yaraların ortaya çıkışından itibaren 3-6 hafta içerisinde, ellerde, ayaklarda ve vücudun diğer kısımlarında kırmızılıklar (döküntüler) oluşur. Bu kırmızılıkların olduğu bölgelerde de bakteri bulunmaktadır. Bakteri, fiziksel temas sonucu, bu bölgelerdeki yara, sıyrık gibi kısımlardan sağlam kişiye bulaşabilir. Döküntüler genellikle birkaç hafta ya da ay sonra kendiliğinden ortadan kalkar. Döküntüleri ile birlikte; hafif ateş, yorgunluk, baş ağrısı, boğaz ağrısı gibi belirtiler de bulunabilir. Tedavi edilmeyen vakalarda dahi, bu belitiler kendiliğinden kaybolabilir. Frenginin ikinci dönemi olarak bilinen bu dönem 1-2 yıl devam edebilir.

Döküntü döneminde de tedavi edilmez ise

Gerek birinci, gerekse ikinci dönemde tedavi edilmeyen frengi vakalarının üçte birinde, hastalık uzunca bir süre sessiz kaldıktan sonra daha ileri bir döneme gider. Bakteri kalp, gözler, beyin, sinir sistemi, kemikler, eklemler başta olmak üzere vücudun birçok yerinde hasarlara neden olur. Bunun sonucu ruhsal bozukluklar, körlük, felçler ve ölüm meydana gelir.

Gebe kadından bebeğine

Tedavi edilmeyen frengili gebe kadından, bakteri hamilelik esnasında bebeğe bulaşabilir. Bulaşım riski % 70 dolayındadır. Bu gebelerin ise yaklaşık % 25'i, ölü doğum ya da erken dönem bebek ölümü nedeni ile çocuklarını kaybederler.

Kan nakli ile

Hastalık mikrobu kanda da bulunduğundan kan donörlerinde frengi testi yapılır. Test sonucu hastalık bulunduğu anlaşılırsa kan başkalarına verilmez. Kontrolsüz kan nakli ile hastalık sağlam kişiye bulaşabilir.

Tanı

Frenginin ilk belirtileri diğer bazı hastalıklarda da bulunabilir. Bu nedenle hastalık tanısı sadece hekim tarafından konulabilir. Hekim yaralardan alacağı örnekte mikroskop altında bakteriyi görebilir. Bunun yanında tanı koymaya yardımcı kan testleri de vardır. Ancak, ilk 3 ay testlerin yalancı negatif sonuç (mikrobu taşıdığı halde negatif sonuç çıkması) verebileceği de akılda tutulmalıdır.

Tedavi

Frengi genellikle penisilin tedavisi ile kolayca iyileşir. Penisilin dozu ve uygulama şekli hekim tarafından belirleneceğinden, cinsel organları etrafında frengi şankırı olanlar kendi kendilerine ilaç kullanmamalıdır. Tedavinin başlangıcından genellikle 24 saat sonra bulaştırıcılık kaybolur.

DİKKAT Edilmesi Gerekenler
Hekim önerisi olmadan ilaç kullanmayınız !

Cinsel yolla bulaşan hastalık belirtilerinden kuşkulandığınızda hekime başvurunuz.

Cinsel eşinizin de muayene ve gerekirse tedavisini yaptırınız.

Daha önce frengi geçirmiş, ya da o anda şankır belirtileri olan bir kişi iseniz kan bağışında bulunmayınız. Sağlık personelini bu konuda uyarınız.

Önlem

Cinsel ilişkide kondom kullanınız. Cinsel eş sayısının artmasının, hastalık bulaşma riskini de arttırdığını unutmayınız. Hastalık belirtisi olmadan da bulaşma olabileceğini unutmayınız. Alkol ve uyuşturucunun doğru ve sağlıklı düşünmeyi engelleyerek, cinsel ilişki sırasında olumsuz davranışlara neden olabileceğini belleğinizden çıkarmayınız. Size nakledilecek kanda gerekli testlerin yapılıp yapılmadığını sorunuz. Hamile iseniz, doğum öncesi dönemde düzenli sağlık kotrollerinizi yaptırınız
önizleme yok.

1/2/2009

GENİTAL ÜLSER HASTALIKLARI 1

 Bu grupta yeralan hastalıklar cinsel yolla bulaşan ve erkek ve kadında genital bölgede ülser (yara şeklindeki lezyon) oluşumuyla belirti veren hastalıklardır. Bu grupta en sık Herpes Simpleks enfeksiyonu (genital "uçuk" hastalığı) ve sifiliz (frengi) görülür. Diğer genital ülser hastalıkları nispeten daha ender görülür (şankroid, lenfogranuloma venereum ve granuloma inguinale). Genital bölgede ülser behçet hastalığı, kanser, ilaç allerjisi gibi nedenlere bağlı olarak da görülebilir.

Herpes Simpleks (Uçuk)
Herpes Simpleks Virüs (HSV) derinin herhangi bir yerinde su kabarcıkları ve
yaralara neden olan bir virüstür. Bu yaralar genellikle ağız ve burun etrafında, cinsel bölgede ve kalçada oluşur.
HSV enfeksiyonları aralıklı olarak tekrar ettiği için rahatsız edici olabilir. Yaralar ağrılı ve rahatsız edicidir. Kronik hastalığı olanlar ve yeni doğanlar viral enfeksiyonlar ciddidir.

HSV tipleri : Tip 1 ve Tip 2
Tip1 virüsü ağız etrafında uçuğa neden olur. Bir çok hasta virüsü bebeklik ve çocujkluk döneminde alır.Virüs genellikle virüsü taşıyan aile bireyleri veya arkadaşlardan bulaşır. Bulaşma öpme, ortak çanta, kaşık, havlu kullanımı ile olur. Yaralar genellikle dudak, ağız, burun, çene veya yanaklarda virüsü taşıyan kişi ile temastan kısa süre sonra gelişir.
Tip 2 virüs cinsel bölgede uçuğa neden olur. Enfeksiyonu taşıyan kişi ile cinsel temastan sonra bulaşır.


Herpes nedir

Herpes 6 çeşit virüsten oluşan bir virüs ailesini tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Herpes virüs ailesinde Herpes simpleks virüs, Ebstein-Barr virüs,su çiçeği ve zona virüsü bulunur.

Herpes Simpleks Tip 1

Sıklıkla ağız etrafında uçuğa neden olur. İnce şeffaf sıvı içeren kabarcıklar

genellikle yüzde görülür. Daha az sıklıkla cinsel bölgede enfeksiyona neden olabilir. Bazen yaralar üzerinde enfeksiyon oluşturabilir. Hemşire, doktor, diş hekimi ve diğer sağlık çalışanları el parmaklarında nadiren herpes enfeksiyonu geçirebilir.

Birincil ve tekrarlayan enfeksiyon olmak üzere iki tip enfeksiyon görülür. Bir çok kişiye virüs bulaşmakla birlikte sadece %10 kişide uçuk meydana gelir.Virüsü bulaştıran kişi ile temastan 2-20 gün sonra birincil enfeksiyon gelişir ve 7-10 günde iyileşir.

Su kabarcıklarının sayısı bir taneden kabarcık gruplarına kadar değişir. Kabarcıklar gelişmeden evvel deride kaşıntı ve hassasiyet vardır. Kabarcıklar kolaylıkla patlar ve sızıntılı, kabuklu bir hal alırlar. Kabuklar kalktığında altta kırmızı bir deri görülür.

Birincil enfeksiyondaki yaralar tamamen iyileşir ve nadiren iz bırakır. Bununla birlikte virüs vücutta kalmaya devam eder. Virüs sinir hücrelerine yerleşerek orada dinlenme aşamasında kalır.
Bir çok hastada uçuk tekrar eder. Tekrar eden enfeksiyon, genellikle ilk enfeksiyon alanında veya yakınında gelişir. Enfeksiyon birkaç haftada bir veya daha nadir tekrar eder.
Tekrar eden enfeksiyonlar birincil enfeksiyona göre hafif seyreder. Enfeksiyon ateşlenme, güneşe maruz kalma ve adet görme gibi faktörlerle tekrar eder. Bazen enfeksiyon bir neden olmadan da tekrar edebilir.

Herpes Simpleks Virus Tip 2
Herpes simpleks virus tip 2 ile oluşan enfeksiyon kalça, penis,vajina ve rahim ağzında enfeksiyonu bulunduran kimse ile cinsel temastan 2-20 gün sonra bulaşır. Birincil ve tekrarlayan enfeksiyonlar ağrılı ve kaşıntılı yaralar, ateş, kas ağrısına ve idrar yaparken yanmaya neden olur. HSV tip 2 cinsel bölgenin dışında da enfeksiyona neden olabilir, fakat enfeksiyon genellikle belden aşağıdaki bölgede görülür.
Tip 1 de olduğu gibi enfeksiyon yeri ve tekrarlama sıklığı değişebilir. Birincil enfeksiyon hastanın fark edemeyeceği kadar hafif seyredebilir. Yıllar sonra HSV tekrar eder ve bu birincil enfeksiyon sanılır. Birincil ataktan sonra virüs o bölge sinirlerine yerleşir ve adet dönemlerinde, ateşlenmede, stres durumunda ve çeşitli faktörlerle aktifleşerek tekrarlayan enfeksiyona neden olur. Ağrı ve deride hassasiyet birincil ve tekrarlayan enfeksiyon başlamadan bir veya birkaç gün önce başlar.

Tanı
HSV enfeksiyonunun görünümü tipiktir ve tanıyı doğrulamak için test yapmaya gerek yoktur.
Bununla beraber tanıda şüphe olursa enfeksiyon alanından laboratuar analizi için materyal alınabilir veya kanda virüse karşı gelişen antikorlar aranabilir. Cinsel bölgedeki herpes sifiliz ile karışabilir. Çok az sayıda olguda uçuk rahim ağzında olduğunda hasta uçuk geçirdiğini fark etmez, çünkü bu bölgedeki uçuklar ağrısız seyreder.

Tedavi

Herpes enfeksiyonundan koruyan bir aşı yoktur. Asiklovir, famsiklovir ve valasiklovir adlı ilaçlar uçuğu etkili bir şekilde tedavi ederler. Bu ilaçlar hastalığın iyileşmesini hızlandırmak veya tekrar etmesini engellemek için kullanılabilir. Düşük dozda tedavi uçuk ataklarının sayısı ve sıklığını azaltmak için yeterlidir.

Önlemler
Vücudun herhangi bir yerinde yanma, kaşıntı, batma gibi bulgular var ise bu uçuğun bir belirtisi olarak kabul edilmeli ve diğer kişilerle olan temas engellenmelidir. Ağız etrafında uçuk görüldüğünde öpme ve ortak eşya kullanımı yasaklanmalıdır. Cinsel bölgesinde hastalık bulunanlar cinsel temastan kaçınmalıdır. Kondom kullanımı hastalığın bulaşmasını engelleyebilir.

Aktif olmadığı zamanda bulaştırıcı mıdır

Hastalık aktif olmadığı dönemlerde de bulaştırıcıdır. Uçuğun % 80 'i deride herhangi bir bulgu yokken bulaşır. Hastaların bir çoğu, enfeksiyonun sadece hastalığın aktif olduğu dönemde bulaştığını sanmaktadır. Bu duruma hastalığın bulgusu olmadan virüs yayılması denmektedir ve bu durum araştırmalarca gösterilmiştir. Son zamanlarda hayatında hiç birincil veya tekrarlayan uçuk geçirmeyen hastaların kanında virüse karşı antikorlar olduğu ve de bu kişilerin virüsü yaydıkları saptanmıştır. Devamlı asiklovir tedavisi alan hastalarda hastalığın bulguları görülmezken, virüs sayısı da azalmıştır. Aynı durum famsiklovir, valasiklovir gibi yeni ilaçlar için de geçerlidir. Bu ilaçların düzenli olarak günlük alımının virüsün sağlam kişilere bulaşmasını engellediği düşünülmektedir, fakat bu durum ispatlanmamıştır.

Diğer şiddetli herpes enfeksiyonları
Göz enfeksiyonları - HSV gözü etkileyerek Herpes keratitine neden olabilir. Bu enfeksiyonda gözde ağrı, batma, güneş ışığına karşı hassasiyet olur. Tedavi yapılmazsa gözde kalıcı hasar yapabilir. İlaçların kullanımı bu riski azaltır. Gözde herpes enfeksiyonu düşünülen hasta göz hastalıkları uzmanı tarafından muayene edilmelidir.  

Gebelerde enfeksiyon - Cinsel bölgede uçuğu bulunan bir hasta doğum esnasında hastalığı bebeğine geçirebilir. Doğum eğer annenin birincil enfeksiyonu sırasında gelişirse bebekte önemli bir hastalık tablosuna yol açar. Cinsel bölgesinde uçuk olduğunu bilen gebeler bebeklerini korumak için doktorlarına bu durumdan bahsetmelidir.

Gebe olan kadınlar özellikle gebeliğin son dönemlerinde aktif olarak cinsel bölgelerinde enfeksiyon olan eşleriyle cinsel temasta bulunmamalıdır.

Yeni doğan bebekler annelerinden cinsel bölge dışında olan enfeksiyonu da alabilir.Eğer anne veya çocuk bakıcısının dudaklarında veya ellerinde de aktif herpes enfeksiyonu mevcutsa, bebek herpes enfeksiyonuna yakalanabilir.Aktif HSV enfeksiyonunu olan anne ve aile bireyleri, yeni doğan bebekle temastan kaçınmalıdır.

Cinsel bölge ve dışında aktif herpes enfeksiyonu bulunmayan annelerin doğumunda özel bir dikkate gerek yoktur. Çünkü enfeksiyon aktif olmadığından bebek için bir risk yoktur.

HSV kanserli hastalar, organ nakli yapılanlar, önemli ve kronik hastalığı olanlarda bağışıklık sistemi baskılanmış olduğu için yaşamı tehdit eden enfeksiyonlara neden olabilir.

Herpes tedavi edilebilir mi

Herpes enfeksiyonlarında tam tedavi olmamakla birlikte, araştırmalar tekrarları azaltmak veya ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalara devam etmektedir. Bununla beraber bu deneysel çalışmalar sinirdeki virüsü ortadan kaldıramamaktadır. Bundan dolayı bu araştırmalar aktif hastalığı olmayan hastalarda virüsün yayılımını engellemeyi hedeflemektedir.

1/2/2009

Klamidya Enfeksiyonu

Klamidya enfeksiyonları tedavi edilmediği zaman önemli sonuçlar doğurabilmektedir. Büyük çoğunluğunun da komplikasyonları ortaya çıkıncaya kadar belirti vermemesi hastalığın erken tanı ve teşhisinin önemini bir kat daha arttırmaktadır.

Klamidya, cinsel faaliyet sırasında, cinsel organlar arasında veya cinsel organ ile ağızdaki

veya makattaki mukoza arasındaki temas aracılığıyla bulaşan, cinsel yoldan geçen bir

hastalıktır. Enfeksiyon, cinsel organ, idrar yolu ve makattaki mukoza tabakalarında

yerleşmeyi seven bir bakteri nedeniyle meydana gelir. Bu ayrıca gözün mukoza tabakalarında

da enfeksiyona yol açabilir.

Doğru şekilde kullanılan prezervatif bulaşmaya karşı koruyucudur. Prezervatif, cinsel ilişkiboyunca çıkarılmamalıdır.

Erkeklerde Klamidya:

Erkeklerde nonspesifik uretrit veya nongonokoksik uretrit adı da verilen penis enfeksiyonuna veya ağrılı ve şişmiş testislere (epididimit) yol açabilir. Klamidya bakterisi ile temas ettikten yaklaşık 7-21 gün içinde belirtiler başlar. Ancak klamidyoz pekçok kişi de belirti vermediği için çoğu zaman nereden alındığı belli olmaz. Hastalık bulaştıktan sonra tedavi tam anlamıyla tamamlanıncaya dek bulaştırıcılık sürmektedir. Belirtileri bel soğukluğu belirtilerine çok benzediği için sıklıkla bu hatalıkla karıştırılır. Ancak bel soğukluğu tedavisine rağmen belirtiler de azalma olmuyorsa klamidyoz düşünülür.

Belirtileri:

Ağrılı idrar yapma

İdrar yaparken yanma hissi

Penisten akıntı

İdrar yolunun penise açıldığı yer kızarmış ve şiştir.

Bazı hastalarda hiç belirti vermeyebilir.

Kadınlarda Klamidya:

Kadınlarda

 büyük bir bölümünde belirti vermez veya:

İdrar yaparken ağrı ve yanma hissi

Vaginal akıntı

Karın ağrısı

Ağrılı cinsel ilişki

gibi belirtiler verebilir.

Tanı
Tanı hastanın öyküsü ve muayene esnasında alınan servikal doku örneğinin laboratuvarda incelenmesi ile konur. Bu masraflı bir teknik olmasına ve heryerde yapılamamasına rağmen en etkili teşhis yöntemidir.

Klamidyayı saptayacak ve tarama testi olarak kullanılabilecek idrar analiz teknikleri geliştirmek amacı ile çalışmalar sürdürülmektedir. Klamidya saptandığında kişinin son 1 hafta içinde ilişkide bulunduğu bireyler de taranmalıdır.
Tedavi edilmediği taktirde klamidya enfeksiyonununen ciddi sonucu infertilitedir.

Pek çok kadında pelvik iltihabi hastalığın etken faktörü klamidyadır ve vücuda girdikten uzun yıllar sonra bu tabloya neden olabilir. Klamidya enfeksiyonu karın boşluğu içerisinde yapışıklıklara neden olur ve uzun dönemde çocuk sahibi olmada güçlükler meydana gelebilir.Enfeksiyon varlığından habersiz olan gebe kadınları bekleyen en büyük tehlike ise erken doğum riski ve bundan çok daha önemlisi doğum esnasında mikroorganizmayı bebeğe bulaştırmaktır. Klamidya bebeklerde göz iltihaplarına neden olur. Trahom adı verilen bu hastalık körlükle dahi sonuçlanabilir. Ayrıca yenidoğanlardaki diğer bir tehlike de klamidya zaatürresidir. Bu nedenle gebe olan her kadında klamidya taraması iddeal olarak yapılmalıdır.

Önlem
Klamidya enfeksiyonundan korunmanın en etkili yolu diğer bütün cinsel yolla bulaşan hastalıklarda olduğu gibi (uzun süreli tek eşli bir ilişki yok ise) kondom kullanmaktır. Bunun dışında yıkanırken akan suyla yıkanmak yani duş yapmak, vajina içini su ile yıkamamak, sentetik iç çamaşır yerine pamuklu olanları tercih etmek, çok dar pantolon giymemek gibi basit kurallara dikkat etmek tüm vajinal enfeksiyonlardan korunmada olduğu gibi klamidyadan da korunmada etkilidir. En az yılda bir herhangi bir yakınma olmasa bile kontrole gitmek de genel sağlık açısından önemlidir.

Tedavi
Klamidyanın tedavisi antibiyotikler ile olur.Yapılan araştırmalar sonucu Amerikan Hastalık Kontrol ve Öneme Dairesi klamidya enfeksiyonları için standart protokoller önermiştir. Bu tedaviler ile klamidya herhangi bir zarar yaratmadan tedavi edilebilir. Klamidya ile gonore (bel soğuklu) genelde birarada bulunduğundan bu hastalıklardan bir teşhis edildiğinde diğerine yönelik tetkik ve tedaviler de mutlaka yapılmalıdır.

 

1/2/2009

Gonore (Belsoğukluğu)

 

                             

Toplumda belsoğukluğu olarak bilinen gonorenin etkeni Neisseria gonorrhoeae (Okunuşu: Nayserya gonore) adlı bakteridir. Mikrop vücuda girdikten sonra, kadında rahim boynuna erkekte idrar yoluna yerleşir ve bu bölgelerde iltihaplanma yapar. Enfeksiyonun belirtileri, bakteri ile karşılaştıktan sonra genellikle 1-4 gün içinde ortaya çıkar; ancak bazen bu süre biraz daha uzayabilir. Gonore tamamen belirtisiz de seyredebilir. Belirtisiz hastalık kadınlarda, erkeklere göre daha sıktır.

 

Kadınlardaki belirtiler

- Sarı-yeşil, bazen kokulu, bol miktarda akıntı

- İdrar yaparken ağrı, sık idrar yapma isteği

- Adet arası dönemde kanamalar

- Cinsel ilişki sırasında ağrı

 

Erkeklerdeki belirtiler

- İdrar yolunda hafif sızlama hissi; birkaç saat sonra idrar yaparken şiddetli ağrı

- Penisten, sarı-yeşil renkli, koyu kıvamlı akıntı 

- Sık ve dayanılmaz bir idrar yapma isteği

- Penisin dışa açılan bölümünde kızarıklık ve şişlik

 

Yaptığı diğer hastalıklar

- Mikrobu taşıyan bir kişiyle ters ilişki sonucunda kadınlarda ve eşcinsel erkeklerde, dışkı kanalında gonore gelişebilir. Hastalık makat (dışkılama deliği) çevresinde ağrı ve akıntı ile seyreder. Bu bölge kızarık ve duyarlıdır, dışkı sümüklü ve irinli olabilir.
- Mikrobu taşıyan bir kişiyle ağız seksi sonucunda boğazda gonore meydana gelebilir. Bu durum bazen boğaz ağrısı ve yutma güçlüğüne neden olur.
- Cinsel organlarını elleyip, gözlerine süren kişilerde, mikrop içeren cinsel organ salgılarının gözle teması sonucunda, gözde bir enfeksiyon gelişebilir (gonore konjunktiviti).

- Yenidoğanlarda, doğum sırasında anneden bulaşma yoluyla her iki gözkapağında şişme ve gözlerden cerahatli akıntı görülebilir.

- Gonore kan dolaşımıyla vücudun başka bölgelerine, özellikle deri ve eklemlere de yayılabilir.

 

Bulaşma yolları

- Cinsel ilişki (vajinal, anal, oral)

- Hamile anneden bebeğine doğum sırasında 


Tanı

- Cinsel bölge hekim tarafından muayene edilir.

- Erkeklerde penisten, kadınlarda ise rahim ağzından akıntı örneği alınır. Bu amaç için ucu pamuklu çubuklar kullanılır.

- Hastadan alınan örnek mikroskop altında incelenir ve kültüre ekilir.

- Bakterinin (gonokok) mikroskopta görülmesi veya kültürde üretilmesi ile tanı konur.

- Kadınlarda bu yöntemlerle tanı koyma oranı erkeklerdekine göre daha düşüktür (%60)
 

Tedavi

- Genellikle kas içine tek bir antibiyotik enjeksiyonu ya da ağızdan alınan tek antibiyotik hapı ile tedavi edilebilir.

- Gonoreli erkek ve kadınlarda klamidya enfeksiyonu sık görüldüğünden, hastalara ayrıca bu hastalık için de tedavi verilmelidir.

İstenmeyen etkiler (Komplikasyonlar)

- Tedavi edilmese bile birkaç hafta içinde yakınmalar kendiliğinden gerileyebilir. Ancak bu koşullarda hastalık süregen (kronik) hale gelebilir.

- Erkekte en önemli komplikasyonu (istenmeyen etki) torbalarda ağrı ve şişliğe neden olmasıdır.
- Kadınlarda ise enfeksiyon yukarıya doğru ilerleyebilir ve yumurtayı rahme taşıyan tüplere ulaşıp tıkanmaya yol açarak, kısırlık nedeni olabilir. Hatta buradan da karın içine yayılarak ağır, yaşamı tehdit eden enfeksiyonlara kadar ilerleyebilir

 

31/1/2009

Bazı soru ve cevaplar

Ben HIV (+) Bir Kişiyim. Bu AIDS Hastası Olduğum Anlamına mı Geliyor?

"HIV (+)" test sonuçları, sizin AIDS'e neden olan virusla (HIV) enfekte olduğunuz anlamına geliyor. CD4+ T hücre sayınız 200hücre/mm3'ün altına düştüğünde ve/veya AIDS ile ilişkili bir hastalık (fırsatçı enfeksiyonlar ve Kaposi Sarkomu gibi) gelişirse HIV AIDS hastalığına doğru ilerler.

CD4+ T Hücre Sayısı Ne Demektir?

CD4+ T hücre sayısı kişinin ölçülen CD4+ T hücre miktarı demektir. HIV kişinin bu hücrelerini enfekte eder ve çoğalmak (kendi kopyasını yapar) için bu hücreleri kullanır. Bu hücreler zarar gördükçe kişinin bağışıklık sistemi zayıflar ve kişi fırsatçı enfeksiyonlara (bakteriyel, viral, parazit ve mantar gibi) daha çabuk yakalanır.

Viral Yük Nedir?

Viral yük insanın kanında bulunan virus (HIV) miktarıdır. Yüksek miktarda viral yükü olan olan kişi, düşük viral yükü olan kişiden daha çabuk AIDS geliştirir.

CD4+ T Hücresi Nedir?

CD4+T hücrelerine, akyuvarlar, T yardımcı hücreleri de denilmektedir. İnsan bağışıklık sisteminde diğer hücrelerle birlikte hastalıklara karşı savaşırlar. HIV, çoğalmak için bu hücreleri kullanır. Sağlıklı bir kimsede CD4+T hücre sayısı 800-1200/mm3 kadardır.

Hangi Testler Yapılabilir?

Türkiye'de kan ve kan ürünlerini toplayan ve saklayan merkezlerde (Kan Bankaları-Kızılay Kan Merkezi gibi) alınan her kan bağışında, HIV, Hepatit-B ve Hepatit-C virus antikorları veya antijenleri açısından tarama yapılması kanunen gereklidir.

Nerelerde Bakılabilir?

Tanı ELISA yöntemiyle konur. ELISA virusun bulaşmasından sonra 10-12 haftada sonuç verebilir.

HIV tedavisine başlamadan önce doktorunuz tam bir hikaye almalı, fizik muayene yapmalı ve kan testlerini istemelidir. Bu testler tam kan sayımı, viral yük testi ve CD4+ T hücre sayımını içerir. Ayrıca enfeksiyonlar için gerekli diğer testler (sifiliz, tüberkülin deri testi, toksoplazma antikor testi ve kadınlar için jinekolojik Pap Smear testi) yapılmalıdır. Viral Yük testi ve CD4+ T hücre ölçme testi, HIV tedavisine başlamadan önce mutlaka yapılmalıdır.

Nasıl Bir Doktora Gitmeliyim?

HIV tedavisi kompleks bir tedavi olduğundan doktorunuzda HIV ve AIDS tedavisi konusunda uzman olmalıdır. Tedaviniz hakkında karar verirken yakından çalışabileceğiniz birine ihtiyacınız olur ve bu yüzden kendinizi rahat hissedebileceğiniz bir kişi olmalıdır. Bu HIV tedavisinin yararları ve riskleri hakkında herşeyi rahatlıkla sorabilmeniz için önemlidir. Ayrıca Türkiye 'de AIDS tanı ve tedavisi hakkında sizi yönlendirebilecek ve yardımcı olabilecek merkezler bulunmaktadır.

31/1/2009

Aids ve homoseksüellik,Uyuşturucu

Aids ve Homoseksüellik

AIDS yada ARC dediğimiz ilgili hastalıklar ilk defa 17 yıl önce tanımlanmıştı. AIDS'in ilk ortaya çıktığı yıllarda teşhis konan hastaların çoğu homoseksüeldi. (Kendi cinsleri ile ilişkiye giren erkekler) Fakat hastalığın belli bir süre sonra homoseksüeller dışında da görülmesi hastalığı sadece homoseksüellerin taşıyabileceği tezini çürüttü.

1984'lü yıllarda homoseksüel erkekler içinde bulunduğu riskin önemini biliyorlardı. Çünkü hastalığın homoseksüellerde görüldüğü tezi çok yaygındı. Fakat homoseksüeller dışında kalan toplum içinde bulunduğu riski henüz bilmiyordu. Bu da hastalığın yayılmasında çok büyük rol oynadı. Ne yazık ki bu ülkemiz içinde geçerli bir ifade, çünkü birçok insan AIDS ve korunma yolları hakkında bilgi sahibi değil ya da olmak istemiyor.

Aids ve Uyuşturucu

Uyuşturucu kullanıcıları kullandıkları şırıngaları başkalarıyla paylaştığı sürece AIDS bulaşma riski altınadır. Damardan uyuşturucu kullanımı sonucunda doğan riskler Damarda uyuşturucu kullanmak kişinin kendisini birçok konuda risk altına sokması demektir.Hepatit-B ve Endokarditis gibi kanla taşınan hastalıklar kirli şırıngaların kullanımıyla kolayca bulaşılabilir.

Yüksek dozda uyuşturucu alınmasıda kullanıcının sağlığını etkileyebilecek başka bir tehdit unsurudur.Çünkü uyuşturucuların kuvveti bilinemediğinden kullanıcı vücuduna ne kadar uyuşturucu enjekte ettiğini bilememektedir. Şırınga içinde kalan hava kabarcıklarının kazayla vücuda enjekte edilmesi kan dolaşımını durdurmaktadır.Ayrıca kirli şırıngaların kullanılması AIDS riskinin yanında abse ve tetanoz gibi hastalıklara da neden olmaktadır.

San Fransisco AIDS Kurumu uyuşturucu kullanıcılarına AIDS riskini azaltmak için aşağıdakileri önermektedir:

Şırıngalarınızı Paylaşmayın

Eğer uyuşturucu almaya devam ediyorsanız, AIDS riskini azaltmak için şırıngalarınızı kimseyle paylaşmayın.Aksi takdirde şırıngalarınızı paylaştığınız kişiyle hastalıklarıda paylaşmak zorunda kalırsınız.Bu nedenle kendi aletlerinizi edinin ve birileriyle paylaşmak gibi bir gaflete düşmeyin.

Aletlerinizi Temizleyin

Uyuşturucu enjeksiyonunda kullandığınız cihazları her kullanımdan sonra yıkayın ve dezenfekte etmek için bir sonraki kullanıma kadar alkol içinde bırakın.

Vücudunuzu Temizleyin

Şırıngayı enjekte etmeden önce, uyuşturucuyu vuracağınız bölgeyi alkolle temizleyin.

Sağlığınıza Dikkat Edin

Eğer kendinizi zayıf ve yorgun hissediyorsanız, herhangi bir hastalık kaptığınız anlamına gelebilir.Bu nedenle her ihtiyacınız olduğunda tıbbi tedavi görün, düzenli gıda alın ve yeterli ölçüde dinlenin.

31/1/2009

Aids Testleri

Halk arasında Aids Testi olarak bilinen test; Tıbbı Terimlerde Anti-HIV Testi olarak geçer

HIV vücuda girdiğinden itibaren, vücutta bununla savaşmak için özel antikorlar oluşur. Kandaki bu antikorların ELISA yöntemiyle saptanmasına Anti-HIV testi denir.Anti-HIV antikorların ELISA yöntemiyle ölçülebilecek düzeye ulaşması için 3 aylık bir süreye (pencere dönemi) ihtiyaç vardır. Bu nedenle test, bulaşma olduktan 3 ay sonra yapılmalıdır. Anti-HIV testinin pozitif olması kanda HIV virusunun olduğunu gösterir. Ancak anti-HIV testinin yalancı pozitif çıkma ihtimali de vardır. Bu nedenle, kişinin HIV pozitif (seropozitif) olduğunu söyleyebilmesi için, Westernblood testi denen doğrulama testinin de yapılıp sonucunun pozitif olması gerekmektedir. Anti-HIV testi, üniversite hastanelerinin mikrobiyoloji laboratuarlarında, sigorta ve devlet hastanelerinin laboratuarlarında ve özel laboratuarlarda yaptırabilir.

Test Yaptırmak ve bu testler hakkında bilgi


Testi yaptıracağınız merkezin gizlilik tedbirlerini anlamak ve öğrenmek çok önemli bir konudur. Bu nedenle sonuçların gizliliği konusunda danışmanınızdan bilgi alın. Birçok danışma ve test merkezi aşağıdaki kurallardan birini uygular.

Gizli Test :

Bu testlerde, testi yaptırdığınız merkez, adınızı ve test sonuçlarınızı kaydeder ve sonuçları diğer personelin ulaşamayacağı bir yerde saklar. Eğer gizli bir test yaptırmış iseniz sonuçların özel doktorunuza gönderilmesini sağlamak için bir form imzalayabilirsiniz.

Anonim Test :

Bu tür testlerde kimse sizden adınızı veya başka bir bilgiyi istemez. Yalnızsınızdır ve test sonuçlarınızı sizden başka hiçbir kimse görmez. Bu tür testler her ülkede yapılmamaktadır.

Bilgi almak ve test yaptırmak için nereye gideceğinize karar verin :

Yaşadığınız yere göre seçebileceğiniz farklı test ve danışma merkezleri olacaktır. Bunlar, devlet tarafından yönetilen test merkezleri, sağlık klinikleri, dispanserler, üniversite hastaneleri, araştırma merkezleri ve özel hastaneler olabilir. Seçiminizi yaparken aşağıdaki faktörleri dikkate alın.

Eğer daha önce başka bir hastalık nedeniyle gittiğiniz ve kendinizi rahat hissettiğiniz bir sağlık merkezi var ise onu tercih edebilirsiniz.

Gideceğiniz hastanenin veya merkezin gelişmiş olmasına dikkat edin. Çünkü eğer HIV+ iseniz veya ilgili bir hastalığınız var ise hastalığın yayılmasını önlemek için önlem alabilecek bir merkezin olması sizin için daha iyi olacaktır.

Gideceğiniz merkezin özel bölümleri olmasına dikkat edin. Mesela uyuşturucu kullanıyor iseniz, uyuşturucu tedavisi uygulayan bir merkez seçin.

Testten önce bilgi almak :

Herhangi bir danışma merkezine gittiğinizde, doktor yada danışman kişi ile görüşmeden önce bir takım materyalleri okumanız doğru olur. Danışmanınız size neden test yaptırmak istediğinizi sorabilir. Bu bilgiler, doktorunuzun test yaptırıp yaptırmayacağınıza dair karar vermesi için yardımcı olacaktır. Eğer doktorunuzun yada danışmanınızın kararı olumlu ise danışmanınız size bir takım açıklamalar yapacaktır. Bunlar :

Nasıl bir test ve nasıl olacağı :

 - AIDS ve bulaşma yolları
 - AIDS'i önlemenin ve korunmanın yolları
 - Pozitif test sonucunun anlamı
 - Diğer gerekli bilgiler
 
Eğer doktorunuzun anlattıkları sizi tatmin etmediyse siz doktorunuza soru sorun.Hiçbir zaman kafanızda soru işareti kalmasına izin vermeyin ve mutlaka test sonrası sonuçları doktorunuzla yüz yüze tartışın.

 

Anti-HIV testi (Aids Testi) için başvurabileceğin Merkezler

HIV ile ilgili testlerin konfirmasyonları Ankara Hıfzısıhha Enstitüsünde yapılmaktadır.

AIDS ile Savaş Derneği
Telefon: 0.212.231 76 81

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İnfeksiyon Hastalıkları
Sıhhıye-Ankara
Telefon: 0.312.305 1296

İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi İnfeksiyon Hastalıkları
Çapa-İstanbul
Telefon: 0.212.534 0000/ 2112

Sağlık Bakanlığı Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi
İstanbul
Telefon: 0.212. 529 4400/ 1210

İstanbul Haydarpaşa Numune Hastanesi
Haydarpaşa-İstanbul
Telefon: 0.216.414 4502/1908

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi İnfeksiyon Hastalıkları
İzmir
Telefon: 0.232.343 4343/ 3221

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İnfeksiyon Hastalıkları
Emek-Ankara
Telefon:0.312.214 1000/ 5429

19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi İnfeksiyon Hastalıkları
Samsun
Telefon:0.362.457 6000/ 2797

Gülhane Askeri Tıp Akademisi
Etlik-Ankara
Telefon: 0.312.325 1211/ 4333

31/1/2009

HIV/AIDS in Tedavisi/Proflaksisi/Yan Etkileri

 

HIV/AIDS, ilk ortaya çıktığı yıllarda, tedavisi olmayan bir hastalık olarak biliniyordu. Hastaların bağışıklık sisteminin bozulması, fırsatçı infeksiyonların ve kanserlerin gelişmesi sonucu ölümün kaçınılmaz olduğu varsayılıyordu. Fakat 1987 yılında virüse karşı ilk ilaç kullanılmaya başlandı ve bunu kısa süre içinde diğerleri takip etti. Özellikle 1990 lı yıllarda tedavi konusunda büyük gelişmeler kaydedilmesinin ardından HIV/AIDS in tedavisinde kullanılan ilaç sayısı giderek arttı ve bugün için 20 yi aştı.

Yeni ilaçların kullanılması ile birlikte HIV/ AIDS ten ölüm bir kader olmaktan çıktı. Antiretroviral tedavi (ART) adı verilen tedavi rejimleri ile hastaların çoğunda bağışıklık sisteminin bozulması engellenebiliyor, hatta bozulmuş olan bağışıklık sistemleri yeniden düzeltilebiliyordu. Kandaki virüs miktarı büyük ölçüde azaltılabiliyor, virüsler vücuttan, özellikle lenf bezlerinden tamamen yok edilemese bile, kanda saptanabilir düzeyin altına çekilebiliyor ve uzun yıllar bu şekilde tutulabiliyordu. Sonuç olarak, hastalığın ilerlemesi durdurulabiliyor, fırsatçı infeksiyonların ve kanserlerin ortaya çıkması engellenebiliyor, yaşam kalitesi artıyor ve yaşam süresi uzuyordu. 1990 larda tedavi almaya başlayan hastaların çoğu bugün hayatta olmaları ve hastalığa ait bir belirti olmaksızın normal yaşantılarına devam etmeleri bunun en güzel kanıtı oldu. Ayrıca, kandaki virüs miktarının tedavi ile düşürülmesi sonucu, infekte kişilerin hastalığı bulaştırmalarında azalma olduğu, tedavinin özellikle de anneden çocuğa HIV bulaşmasını büyük ölçüde önlediği görüldü.

Antiretroviral tedavi ile deneyimler arttıkça, ilaçlara ait yan etkiler daha iyi anlaşıldı, uzun süre ilaç kullanmaya bağlı olarak direnç gelişebildiği ve bunun sonucunda tedavi başarısızlıkları ile karşılaşılabileceği görüldü. Bütün bunlar göz önüne alınarak, hangi hastaların ne zaman ve hangi ilaçlar ile tedavi edilmesi gerektiği konusunda tam olmasa da bir fikir birliğine varıldı.

Hastalığın izlenmesi

HIV infeksiyonunda hastanın bağışıklık sisteminin bozulması, AIDS e ait hastalık belirtilerinin ve fırsatçı infeksiyonların ortaya çıkması için uzun bir zaman geçmesi gerekir. Bu süre kişisel faktörlere, alınan virüs miktarına ve alınma şekline göre birkaç yıl ile 15 arasında değişmekle birlikte, ortalama 9-10 yıl kadardır. Bağışıklık sisteminin zayıflama süreci çok yavaştır ve bu zayıflama belli bir noktaya kadar hastaya önemli bir zarar vermez. Ama belirli bir aşamadan sonra fırsatçı infeksiyonlara ve kanserlere eğilim artar. İşte bu süreci yakından izleyerek en uygun zamanda tedaviye başlamak gerekir.

Bağışıklık sisteminin durumunu izlemenin en iyi yolu kandaki CD4(+) T lenfosit sayısını belirlemektir. Sağlıklı bir kişide CD4(+) hücre sayısı 700/mm³ ün üzerindedir. HIV infeksiyonun ilk yıllarında bu sayı yavaş yavaş azalır. CD4(+) hücre sayısı 350/mm³ ün altına inene kadar kişinin sağlığının önemli bir tehdit altında olmadığı kabul edilir. Bu değerin altında HIV/AIDS ile ilgili fırsatçı hastalıkların görülme olasılığı artar. Hasta eğer bu aşamadan itibaren tedavi edilmez ise bağışıklık sistemi daha da bozulur ve hiç tedavi almayan hastalar kaybedilebilir. İşte bu nedenle, tedaviye ne zaman başlanacağını belirlemek için hastalığın tanısı konur konmaz kandaki CD4(+) hücre sayısı saptanmalı, 3-6 aylık aralarla da takip edilmelidir.

Hastalığın ilerleme hızını ve tedaviye ne zaman başlanacağını anlamamızı sağlayan bir başka gösterge de kandaki virüs miktarıdır. Bir ml kanda bulunan HIV-RNA düzeyi kandaki virüs miktarını gösterir ve viral yük adını alır. HIV-RNA düzeyi yani viral yükü yüksek hastalarda hastalık daha hızlı ilerler, dolayısı ile bu kişiler daha büyük risk altındadırlar. Bu nedenle, yine hastalığın başlangıcında ve daha sonra da 3-6 aylık aralıklarla viral yükün de izlenmesi gerekir.

Tedavinin amacı

Tedavinin amacı bağışıklık sistemindeki bozulmayı engellemek, eğer bağışıklık sistemi zaten bozulmuş ise toparlanmasını sağlamak ve yeniden işler hale getirmek, kandaki virüs miktarını (viral yükü) sıradan testlerle saptanabilir düzeyin (500 kopya/ml) altına indirmek ve burada tutmaktır. Tedavi ile bu amaçlara ulaşıldığında hastalığın ilerlemesi ve fırsatçı hastalıkların ortaya çıkması önlenmekte, yaşam süresi uzamakta ve kalitesi artmaktadır.

Tedaviye başlandığında hasta klinik belirti ve bulguların bol olduğu, fırsatçı hastalıkların ortaya çıktı dönemde olsa bile tedaviden yarar görebilir, bağışıklık sistemi düzelebilir ve aynı şekilde yaşam kalitesi artıp süresi uzayabilir.

Tedavinin bir başka yararı da bulaştırıcılığın azalmasıdır. Viral yük tedavi ile düşürüldüğünde HIV infeksiyonunun başkalarına bulaşma olasılığı azalır, özellikle de anneden bebeğe HIV geçiş oranı çok düşer.

Tedaviye başlama zamanı

HIV/AIDS infeksiyonunda tedaviye bir kez başlandıktan sonra hayat boyu devam etmek gerekir. Tedavi herhangi bir zamanda kesintiye uğrarsa o güne kadar elde edilmiş yararlar hızla kaybedilmeye başlar, ayrıca daha önce kullanılan ilaçlara direnç gelişme olasılığı artar.

Hayat boyu tedavi kullanmayı güçleştiren bazı zorluklar vardır. HIV/AIDS tedavisinde birkaç ilaç birlikte kullanılmaktadır ve bu ilaçların çoğunu gün içinde belli zamanlarda almak gerekir. İlaçların birlikte kullanılmaması ve alınma zamanlarına uyulmaması direnç gelişmesine katkıda bulunur. İlaçların uzun süre kullanılmasına bağlı olarak ciddi yan etkiler ortaya çıkabilmekte, tedavinin değiştirilmesi ya da kesilmesi gerekebilmektedir. Yine uzun süre kullanmaya bağlı olarak ilaçlar direnç gelişmesi sonucu başlangıçtaki etkinliklerini kaybedebilmektedirler. İşte bu nedenlerden dolayı tedaviye hasta için en uygun zamanda başlanması gerekir.

HIV infeksiyonlu her hastaya tanı konur konmaz hemen tedavi önerilmez. Tedaviden elde edilecek yaraların uzun süre ilaç kullanmanın zorluklarından daha fazla olması gerekir. Bu nedenle, tedaviye başlamak için hastada HIV/AIDS e ait klinik belirtilerin (semptomların) bulunup bulunmadığına, CD4 sayıları ile bağışıklık durumuna, HIV-RNA düzeyi ile kandaki virüs miktarına (viral yüküne) bakılarak karar verilir.

HIV/AIDS veya fırsatçı hastalıklar ile ilgili klinik belirti ve bulguları olan semptomatik hastaların tümüne CD4 sayısı ya da viral yükü ne olursa olsun tedavi vermek gerekir. Hastalarda görülebilen ateş, ishal, öksürük vb. pek çok belirti ve bulgunun HIV/AIDS veya onun neden olduğu fırsatçı infeksiyonlar ya da kanserlere ait belirtiler olup olmadığı hekim tarafından değerlendirilir.

Hastalık belirtisi vermeyen (asemptomatik) HIV infeksiyonlu kişilerde ise durum biraz daha karmaşıktır. Bu kişilerde CD4(+) hücre sayısı ve viral yük birlikte değerlendirilerek karar verilir. CD4(+) hücre sayısı önemli ölçüde azalmış, yani 350 hücre/mm³ ün altına düşmüş kişiler tedavi edilmelidir. Bu hastalarda viral yükün, yani HIV-RNA düzeyinin düşük veya yüksek olmasının tedavi kararı alınmasında önemi yoktur. Oysa, CD4(+) hücre sayısı 350 hücre/mm³ün üzerinde olan kişilerde viral yük tedavi kararı verilmesinde önemli rol oynar. Bu kişilerde viral yük düşükse, yani HIV-RNA düzeyi 50 000 kopya/mlnin altındaysa hastalığın kısa sürede kötüye gitmesi olasılığı zayıftır. Bu nedenle, hücre sayısı 350/mm³ ün üzerinde, viral yükü 50 000 kopya/ml nin altında olan belirtisiz hastalarda, eğer kendileri de isterse, tedavi ertelenebilir. Bu durumda CD4(+) hücre sayıları ve viral yük belli aralıklarla izlenmeye devam edilerek çıkan sonuçlara göre tedavi verilip verilmemesi yeniden değerlendirilir.

HIV-RNA değerleri 100 000 kopya/ml nin üzerinde olan viral yükü yüksek kişilerde hastalığın hızlı ilerleme riski vardır. Bu nedenle, bu kişilerde CD4(+) hücre sayısı 350/mm³ ün üzerinde olsa bile tedavi önerilebilir. Hücre sayısı 500/mm³ ün üzerinde olan yani bağışıklık sisteminde henüz önemli bir zayıflama olmayan kişilerde viral yük yüksek olsa da tedavinin ertelenip yakın gözlem ile hastanın izlenmesi eğilimi vardır.

Görüldüğü gibi hastaların hepsi için uygulanabilecek ortak bir tedavi şeması yoktur. Hangi durumlarda kimlerin tedavi alması gerektiğini gösteren pek çok kılavuz hazırlanmışsa da, klinik ve laboratuvar bulgularına göre tedaviye başlama zamanı kişiden kişiye değişmektedir. Bu nedenle, hastaya ait faktörler mutlaka göz önüne alınmalı, ayrıca ilaçlara ait yan etkiler, ilaç temininde karşılaşılabilecek güçlükler, çok sayıda ilaç kullanmak için koşulların uygun olup olmadığı, ilaçlara direnç gelişmesi olasılığı, kişinin psikolojik olarak böyle bir tedaviye hazır olup olmadığı hasta ile tartışılarak tedaviye başlama zamanına birlikte karar verilmelidir.

Antiretroviral ilaçlar

HIV/AIDS tedavisinde kullanılan ilaçlara antiretroviral ilaçlar denir. Bu ilaçların hemen hemen hepsi virüsün kan ve vücuttaki diğer hücrelerin içinde çoğalmasını engellerler. Böylece üremesi baskılanan virüsler çoğalıp başka hücrelere geçemezler ve hastalığın daha da ilerlemesi engellenir. İçinde virüs bulunan kan hücreleri de bağışıklık sisteminin yardımıyla zamanla yok edilir ve sonuçta kandaki virüs miktarı çok azalır. Fakat antiretroviral ilaçlarla vücuttaki tüm insan immün yetmezlik virüsleri yok edilemez. Virüsler tedaviye rağmen çok az sayıda da olsa saklanma bölgeleri denilen yerlerde, özellikle lenf bezlerinde varlıklarını devam ettirirler. Tedavi kesilerek baskı kaldırılırsa yeniden hızla çoğalmaya başlayıp diğer hücrelere yayılırlar. Bu nedenle, tedavi bir kez başlandıktan sonra aralıksız devam ettirilmelidir.Virüsün çoğalmasını engelleyen ilaçların dışında, virüsün hücreye bağlanmasını ve girmesini engellemeye yönelik ilaçlar üzerinde de çalışılmaktadır ve bunlardan bir tanesi de diğer ilaçlarla birlikte kullanılmaya başlanmıştır.

Bugüne kadar 20 den fazla antiretroviral ilaç ruhsat almıştır ve kullanılmaktadır. Bu ilaçlar nükleozid revers transkriptaz inhibitörleri (NRTİ), non-nükleozid revers transkriptaz inhibitörleri (NNRTİ), proteaz inhibitörleri (Pİ) ve füzyon inhibitörleri (Fİ) olmak üzere dört ana gruba aittirler (Tablo 1). Her grup içindeki ilaçların ana etki mekanizması aynıdır ve etkinlikleri de birbirine benzer.

 

 

Tedavinin planlanması

HIV/AIDS tedavisinde yukarıda belirtilen ilaçlardan üçü, bazı özel durumlarda daha da fazlası birlikte kullanılır. Daha az sayıda ilaç kullanıldığında tedavinin başarı şansı azalmakta ve ilaçlara karşı direnç gelişme olasılığı artmaktadır. Bu nedenle bir ya da iki ilaçla tedavi önerilmemektedir.

Kullanılacak üç ilaçtan ikisi NRTİ grubundan, biri de Pİ veya NNRTİ grubundan seçilir. Hangi ilaçların kullanılacağına karar verilirken hastaya ve ilaçlara ait bazı faktörleri göz önünde tutmak gerekir.

Her şeyden önce kullanılacak ilaçların birbirleri ile etkileşime girip girmedikleri bilinmeli, birbirlerinin etkisini yok eden ilaçları birlikte kullanmamalı, gerekli durumlarda doz ayarlamaları yapılmalıdır. Ayrıca istenmeyen yan etkileri birbiri ile örtüşen ilaçların birlikte kullanımından da kaçınılmalıdır. İlaçların dokulara geçme özellikleri, daha önce yapılan tedavi rejimleri ile elde edilen klinik başarılar ve kolay ulaşılabilir olmaları da dikkate alınır. Daha önce tedavide kullanılmış ve kesilmiş ilaçlar ile hastaya hastalığı bulaştıran kişinin kullandığı ilaçlara tedavide yer verilmemeye çalışılır.

Hastanın tedaviye uyumu tedavinin en önemli bileşenlerinden biridir. Her gün alınan çok sayıda ilaç tedaviye uyumu güçleştirir. Bu nedenle tedavide kullanılan günlük tablet-kapsül sayısı mümkün olduğu kadar az olmalıdır. Ayrıca bazı ilaçların buz dolabında saklanma zorunluluğu vardır ya da yemeklerle olan ilişkilerinden dolayı aç ya da tok karına alınmaları gerekir. Bu zorunluluklar özellikle çalışan hastaların ilaç kullanımında sorun oluşturmaktadır. Kişinin daha önceden var olan başka hastalıkları da göz önünde tutulmalı, bu hastalıkları alevlendirecek yan etkileri olan ilaçlardan kaçınılmalıdır.

Tedavinin izlenmesi

Tedavi rejimindeki ilaçlar seçilip kullanılmaya başlandıktan sonra istenmeyen yan etkiler gelişip gelişmediği, hastanın tedaviye uyum sağlayıp sağlayamadığı ve tedavinin etkili olup olmadığı izlenmelidir.

İlaç kullanımı sırasında bulantı, kusma, karın ağrısı, başağrısı, halsizlik gibi yan etkiler görülebilmektedir. Bu tür yan etkilerin çoğu ilaç kesmeyi gerektirecek kadar ağır seyretmezler, hatta ilaç kullanılmaya devam edilince ortadan kalkabilirler. Fakat bu hafif yan etkilerin yanı sıra, kısa sürede ortaya çıkıp hayatı tehdit edebilen, bazen de uzun süre ilaç kullanımına bağlı olarak gelişen, hastanın bu ilacı kullanması imkansız kılan yan etkilerle de karşılaşılabilmektedir. Özellikle NRTİ kullanımına bağlı kansızlık, karaciğer yağlanması, pankreatit, NNRTİ kullanımına bağlı döküntü, hepatit, Pİ kullanımına bağlı şeker ve yağ metabolizması bozuklukları en ciddi yan etkiler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu nedenle kullanılan ilaçların yan etkileri sağlık personeli ve hasta tarafından çok iyi bilinmeli, tedavi başlandıktan sonra klinik ve laboratuvar olarak sık aralıklarla izlenmeli, yan etkilerin ciddiyeti konusunda hastaya bilgi verilmeli, ciddi yan etkiler, tedavi uyumsuzluğu ve buna bağlı olarak tedavi başarısızlığı görüldüğünde tedavi rejimi değiştirilmelidir.

Yan etkilerin yanı sıra hastanın tedaviye uyumu da çok iyi izlenmelidir. Hastanın ilaç kullanımını güçleştiren sorunlar hasta ile tartışılmalı, bu güçlükler ortadan kaldırılmaya çalışılmalı, başarılamazsa hasta için uyumun daha kolay olacağı bir tedavi programı hazırlanmalıdır. Hasta uyumunun tedavinin başarısında hayati önemi olduğu unutulmamalıdır, çünkü eksik veya zamanında alınmayan ilaçların bir yararı olmayacağı gibi, direnç gelişmesi sonucu ilerideki tedaviyi daha da güçleştirerek hastaya zararı dokunacaktır.

Tedavi ile beklenen yararın elde edilip edilmediği de yakından izlenmelidir. Elde edilecek en erken olumlu yanıt kandaki virüs miktarının düşürülmesidir. Tedaviye başlandıktan 4-6 hafta sonra HIV-RNA ile ölçülen kandaki virüs miktarının (viral yük) saptanabilir düzeyin altına inmesi beklenir. Başlangıçtaki virüs miktarı çok yüksek olanlarda bazen bu süre içinde saptanabilir düzeyin altına inilemez, ama bu kişilerde virüs miktarının 4-6 ayda en az 10 kat azalması da yeterli sayılabilir. Virüs miktarı bu şekilde düşürülemezse, tedavi başarısızlığının nedenleri araştırılmalı, viral yükü yükseltecek aşı, infeksiyon gibi başka bir faktör yoksa ilaçların değiştirilmesi düşünülmelidir. Viral yükü düşürülen hastalarda bu düşüşün kalıcı olup olmadığı da araştırılmalı, mümkünse 3-6 aylık aralarla HIV-RNA (viral yük) ölçümleri yapılmalıdır.

Tedavi ile beklenen bir başka yarar da bağışıklık sisteminin düzelmesidir. Bağışıklık sisteminin durumunu gösteren CD4 hücre sayılarında tedavi başlanmasından birkaç ay sonra yükselme beklenir, en azından başlangıç CD4 sayılarının daha da düşmemesi gerekir. Bu nedenle, CD4 hücre sayıları da tedavinin başlangıcında ve daha sonra da 3-6 ayda bir ölçülür.

Bu laboratuvar izlemlerin yanı sıra hastanın klinik durumu da izlenmelidir. Başlangıçta HIV/AIDS ile ilgili bir klinik belirtisi olmayan hastada tedavi başlangıcından sonra klinik belirtilerin görülmesi veya fırsatçı hastalıkların ortaya çıkması tedavi başarısızlığını akla getirmelidir.

Fırsatçı infeksiyonların ve diğer fırsatçı hastalıkların tedavisi

Bağışıklık sistemi bozulmuş hastalarda ortaya çıkabilen tüberküloz, pnömoni, ensefalit gibi fırsatçı infeksiyonlar ile kaposi sarkomu, lenfoma gibi kanserlerin tedavisi HIV infeksiyonu olmayan kişilerdekinden farklı değildir. Burada dikkat edilmesi gereken, fırsatçı hastalık tedavisinde kullanılan ilaçlar ile HIV infeksiyonu tedavisinde kullanılan antiretroviral ilaçlar arasında etkileşim olup olmadığıdır. Örneğin proteaz inhibitörlerinin bazı tüberküloz ilaçları ile birlikte kullanılmaması gerekir. Karşılıklı olumsuz etkileşim dışında bazı ilaçlar diğerlerinin etkisini artırabilir ya da azaltabilirler; bu durumda da doz ayarlamaları yapılmalıdır. Bu nedenle, farklı hastalıklar için çok sayıda ilaç birlikte kullanılırken bu ilaçların birbirlerini nasıl etkiledikleri dikkatle gözden geçirilmelidir.

HIV infeksiyonu için uygulanan antiretroviral tedavi ile bağışıklık sistemi düzeldikçe, fırsatçı hastalıklar da buna paralel olarak düzelebilmektedir. Örneğin Mycobacterium avium intracellulare ye bağlı gelişen akciğer tutulumu antiretroviral tedavi sonrası hafif bir alevlenmenin ardından gerileyebilmektedir. Bu nedenle, antiretroviral tedavi dolaylı da olsa, fırsatçı infeksiyonların tedavisinde olumlu bir rol oynar.

HIV infeksiyonunda görülebilen fırsatçı hastalıklarla başa çıkmanın en etkili yolu tabi ki bu hastalıklar ortaya çıkmadan önlem almaktır. Bu amaçla, her şeyden önce bağışıklık sisteminin bozulmasını önlemeye çalışmak, yani antiretroviral tedavi uygulayarak CD4 hücre sayılarının kritik düzeylere düşmesine izin vermemeye çalışmak gerekir. Fakat bazen hastalığın farkına geç varılır ve CD4 sayıları zaten kritik düzeylerdedir. Bu durumda koruyucu ilaçlar veya aşılar ile fırsatçı infeksiyonların ortaya çıkması önlenmeye çalışılır, yani bu hastalıklara karşı proflaksi uygulanır.

CD4 hücre sayısı 200/mm³ ün altında bulunan hastalarda Pneumocystis carinii infeksiyonu, 100/mm³ ün altındakilerde toksoplazmoz, 50/mm³ ün altındakilerde M. avium, kriptokok ve diğer mantar infeksiyonları için proflaksi başlanması önerilir. Ayrıca hepatit B, grip gibi viral, pnömokok infeksiyonları gibi bakteriyel infeksiyonları önlemek için de aşılar uygulanır.

Temas sonrası korunma (proflaksi)

HIV infeksiyonlu hastanın kanı bulaşmış iğne batması, bistirü ile yaralanma gibi mesleki temasların sonrasında da antiretroviral ilaçlar ile koruyucu tedavi uygulanmaktadır. Bulaşma olasılığının büyüklüğüne göre iki ve üç antiretroviral ilaç temastan sonra mümkün olan en kısa zaman içinde başlanır ve bu tedaviye bir ay devam edilir.

HIV infeksiyonlu bir kişi ile korunmasız cinsel ilişki sonrasında önleyici (proflaktik) tedavi uygulanması ise tartışmalı bir konudur. Eğer uygulanmaya karar verilirse yukarıda anlatıldığı şekilde proflaksi uygulanır.

Anneden çocuğa HIV geçişinin önlenmesinde antiretroviral tedavi

Gebe bir kadında HIV infeksiyonu saptanırsa viral yük ya da CD4 hücre sayısı ne olursa olsun çocuğa infeksiyon bulaştırma riski vardır. Bu riski en aza indirmek için doğumdan önce anneye en az iki, tercihan üç antiretroviral ilaç ile tedavi verilmesi gerekir.



« Önceki::

Blogcu ile yapıldı